<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-7184455865461648046</id><updated>2012-02-16T20:42:12.040+02:00</updated><category term='öyle'/><category term='dene-me'/><category term='öykü'/><title type='text'>edalı medalı sayıkladı.ivit.</title><subtitle type='html'>yüksek ateş kafası</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://edalimedali.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7184455865461648046/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edalimedali.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>yüksek ateş kafası</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>15</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7184455865461648046.post-1890751781057089350</id><published>2010-05-02T13:20:00.000+03:00</published><updated>2010-05-02T13:21:14.822+03:00</updated><title type='text'>Boku çıkan özgürlük</title><content type='html'>Salıncaktan düştü. Etrafta kimse olmamasına rağmen gözyaşlarını tuttu, canının acıdığını belli etmedi. Çenesinde hafif bir titreme, gözlerinde ise basit bir gülümsemenin izleriyle yürüdü. Kenarları ağaçlarla bezenmiş toprak yol, sonbaharın serpiştirdiği yaprakların sarı tonlarıyla bir Van Gogh tablosunu andırıyordu. Genelde pek dikkatini çekmeyen bu tablo, ancak bugün kendini özgür bırakmaya karar verdiği için anlam kazanıyordu. Yalnızca gördükleri değil, çamurlu ayakkabılarıyla ezdiği yaprakların sesi, toprağın kokusu, rüzgârın dokunuşu tüm duyularını canlandırmıştı. Hepsi ayrı noktalardan aynı yere hitap ediyor, içindeki canlılığın doğayla birleşmesini sağlıyordu. Kendisi henüz gerçek hislerine erişememiş olsa da, eteğinin altından bacaklarına sürtünerek kadınlığına erişen rüzgârın bedenine yaptığı gezintiyle bir de tahrik oluyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalnız başına yürüdüğü toprak yol, şu kısa yolculuğunda kendisine dünyanın merkezinde olma hissi veriyordu. Topluluk içindeki kasılmış halinden tamamen sıyrılmış, kolları ve bacakları çözülmüş, kaskatı duran ağaçlara nispet yaparcasına salına salına yürüyordu. Burada yol diye bahsettiğim geçiş yalnızca iki yüz metrelik ağaçlık bir alan aslında. Etrafı alışveriş merkezleri ve villalarla donatılmış semtin tek yeşil alanı. Belki de bu yüzden bu kadar yoğun hisler besliyor Sade. Bomboştu her taraf. Yalnızdı. Her yer onundu. Küçük serüveninin hemen sona ermemesi için biraz durdu. Diziden akan kanın sarı bir yaprağa damlayışını izledi. Ölmüş bedene can verirmişçesine yaydı kanı yaprağın üstüne. Uzunca baktı sanat eserine. &lt;br /&gt;Yolun sonuna geliyordu ya, daha uzatmak niyetindeydi gezintisini. Yalnızlık hoşuna gitmişti. Kendine izin veriyordu. Tahrik olduğunu da ancak inlemeler duyduğunda fark etti. Özgürlüğünü tescilledi.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolun sonuna doğru ilerlerken gürültüler arttı. Yüzü taş duvara dönük domalmış bir kadını beceren adamı görünceye kadar seslerin kendi hayal gücünden olduğuna inanmıştı. Bir an yalnız olmadığını fark etmek rahatsız etse de, izlediği sahneye doymak bilmiyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sade’nin ayak seslerini duyup doğrulan kadın panik içinde pantolonunu çekerek koşmaya başladı. Adam ise halinden memnun bir tavırla kadının arkasından yavaşça yürüdü. Sade adam gözden kayboluncaya kadar arzuyla izledi onu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tutku dolu çift alanı terk edince Sade duvara yaklaştı. Kadının ellerini koyduğu noktalara yerleştirdi ellerini, domaldı. Onların yaşadıkları hissi yaşayabilirmiş gibi aynı sahneyi canlandırmaya çabaladı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adamın nefesini hissetti ensesinde, dönüp bakmadı. Eteğini sıyırdı yalnızca. Beş dakika önce başkasının içine giren organının içine girmesine izin verdi. Elleri duvara dayalı domaldı. İnledi. Özgürlüğünü deneyimledi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7184455865461648046-1890751781057089350?l=edalimedali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edalimedali.blogspot.com/feeds/1890751781057089350/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edalimedali.blogspot.com/2010/05/boku-ckan-ozgurluk.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7184455865461648046/posts/default/1890751781057089350'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7184455865461648046/posts/default/1890751781057089350'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edalimedali.blogspot.com/2010/05/boku-ckan-ozgurluk.html' title='Boku çıkan özgürlük'/><author><name>yüksek ateş kafası</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7184455865461648046.post-6925606462719983086</id><published>2010-04-17T11:36:00.002+03:00</published><updated>2010-04-17T11:41:55.764+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='öykü'/><title type='text'>Manalı/sız bi diyalog daha</title><content type='html'>"Bugün yine bir tomar parayla çıkıyorum evden. İşimin gereği, her gün korkunç riskler alıyorum. Sokakta takip edilmekle başlayan bu süreç evime açılan tehdit telefonları ve bırakılan gizli paketlerle sürüyor. Zihnim hep açık. Hep tetikteyim. Tehlikeleri gözden geçiriyorum. Önlemimi alıyorum. Bu halimin sebeplerini, peşimdeki adamları ve yaşadığım korkunç işkenceleri anlatmak uzun sürer. Kısa kesiyorum. &lt;br /&gt;Bu sabah evden çıkarken, yine içimi çocukken kabuslardan uyanırken tattığım o yoğun his dolduruyor. Sürekli bir binanın tepesinden düşecekmişim gibi uyanıyorum. O korkuyla güne başlıyorum.  Sabahları pek hayır olmuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hızlı adımlarla çıkıyorum evimin kapısından. Park edilen arabalarla bezenmiş loş sokaklar güneş yükseldikçe muntazam bir sırayla canlanıyor. Her adımda yeni bir yüz beliriyor karşımda. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkamda çöp arabasının usulca yaklaşışını hissediyorum. Dönüp baktığımda çöpçü zannettiğim adamın aslında çöpçü olmadığını, peşime takılan mafyanın adamların biri olduğunu fark ediyorum. Adamla göz göze geldiğimizde yüzümdeki korku dolu ifadeden anlıyor hislerimi: kaçmalıyım. Çöp arabasının kenarına tutunarak araca atlıyor, 'devam et' diye haykırıyor. Çöp arabasından beklenmeyecek bir hızla peşimden geliyorlar. Tıslayan dev canavarı geride bırakmak için yan sokaklardan birine dalıyorum. Çantama sımsıkı sarılmış yola devam ediyor, güneşin saklandığı gri sokak aralarında yolumu bulmaya çalışıyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kaç yüz metre ileride siyah camlı uzun bir makam arabası duruyor. Böyle de kamuflaj mı olurmuş? Pis bir surat ifadesiyle ağlarına düşmeye niyetim olmadığını belli ediyorum. Sırıtmaya çalışıyorum. Takım elbiseli, siyah gözlüklü bir adam iniyor araçtan. Dar sokakta sağlı sollu dizilen arabalar gözlerinden yansıyor ve yeni bir boyuta yol verircesine uzuyor. Görüntünün içinde kaybolmamak için yön değiştiriyorum. Paraleldeki sokağa girerek koşuyorum. Heyecandan boşalan terlerim içimdeki mavi gömleğin koltuk altlarını belirgin kılıyor. Yüzümden damlıyor terler. Korkunun bir kokusu olsaydı, ancak bu olurdu diye geçiriyorum içimden. Soğuk terler.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Çantayı bankaya teslim etmek için önümde yüz metreden az bir yol ve beş koca dakikam var. Bir anlık rahatlama, yerini endişeye bırakıyor yeniden. Bankanın hemen karşısına, tüm yolu kapatırcasına park etmiş beyaz arabayı fark ediyorum. Hızla ilerlediğim yolda duraksıyorum aniden. Bankanın girişinde korkuluklara dayanmış, sigarayı tüm ciğerlerine doldururcasına içen iki adamın üzerimde bakışını hissediyorum. Kaçacak ne zaman ne de yer var. Yolun kenarından uzun adımlarla bankanın girişine kadar ilerliyorum.  Biraz önce makam arabasından inip beni takip eden siyah gözlüklü adam önümü kesiyor. Heyecanla geçiyorum yanından, içeri giriyorum. Kalp atış seslerim yankılanıyor binada.”&lt;br /&gt;“Sonra?”&lt;br /&gt;“Sonrası yok.”&lt;br /&gt;“Adam yakalamıyor mu seni?”&lt;br /&gt;“Adam sadece dekor, hikayeyi yaratan benim. Günlük heyecan işte. Öyle para macera bende ne gezer.”&lt;br /&gt;“Vay be! Ben de çocukluktan geriye ne kaldı diyordum.”&lt;br /&gt;“Oğlum, yap bunu arada bir bak nasıl rahatlıyorsun. Tüm canlılığı hissediyorsun hem bedeninde hem zihninde. İnanılmaz bir şey.”&lt;br /&gt;“Valla ne diyeyim. Şerefine içiyorum kardeşim.”&lt;br /&gt;"Şerefe"&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7184455865461648046-6925606462719983086?l=edalimedali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edalimedali.blogspot.com/feeds/6925606462719983086/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edalimedali.blogspot.com/2010/04/manalsz-bi-diyalog-daha.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7184455865461648046/posts/default/6925606462719983086'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7184455865461648046/posts/default/6925606462719983086'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edalimedali.blogspot.com/2010/04/manalsz-bi-diyalog-daha.html' title='Manalı/sız bi diyalog daha'/><author><name>yüksek ateş kafası</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7184455865461648046.post-3872064017005174689</id><published>2010-03-31T19:50:00.001+03:00</published><updated>2010-03-31T19:50:32.251+03:00</updated><title type='text'>Manasız bir diyalog</title><content type='html'>“Bize küçük insanlar muamelesi yapıyorlar. Oysaki ben de düşünüyorum abi bazen. Düşünüyorum yani.”&lt;br /&gt;“Ne düşünüosun?”&lt;br /&gt;“Ya düşünüyorum işte. Eski yaşamları, medeniyeti,kabileleri filan düşünüyorum.”&lt;br /&gt;“Harbiden mı lam?”&lt;br /&gt;“Ya valla. Nasıl böyle insanlar olduk filan diye sorguluyorum yani ben de. Boş değilim abi.”&lt;br /&gt;“Ne soruyosun peki. Kabilelerle ilgili filan?”&lt;br /&gt;“Ya ne bieyim. Mesela toplu dansları filan var ya. Toplu seksleri de var mıydı acaba diyorum. Ne bomba olurdu ama bi düşünsene. Akşam ayininde herkes azıyor ve herkes aynı anda falan sikişmeye başlıyor. Herkes inliyor böyle. Baya manyak bi his olmaz mıydı orda sevişmek filan?”&lt;br /&gt;“Oha lan. Bunu mu düşünüyorsun. Sonra da boş deilim diye ayak yapıosun. Toplu sikişmiş.” &lt;br /&gt;“Ama bi hayal etsene. Öyle bir toplumda yaşadığımızı düşünsene. Sırf sikiş için demiom. Sikişene kadar olması gerekenler zaten çok iyi. Mesela sikişin öyle olması için, herkesin birbirine güveniyor olması lazım. Mahremiyetin konu olmaması, toplum içinde bir paylaşım ve hatta toplu halde yaşamın tadını alabiliyor olması lazım. Birin değil, çoğun bir olması. Lazım. Bunlar lazım abi bir toplumda. Halimize bak.”&lt;br /&gt;“Ananı sikiyim lan senin.” &lt;br /&gt;“Ben seni sikiyim.  Doğru değil mi dediğim?” &lt;br /&gt;“Doğru doğru. Tamam hadi.”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7184455865461648046-3872064017005174689?l=edalimedali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edalimedali.blogspot.com/feeds/3872064017005174689/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edalimedali.blogspot.com/2010/03/manasz-bir-diyalog.html#comment-form' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7184455865461648046/posts/default/3872064017005174689'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7184455865461648046/posts/default/3872064017005174689'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edalimedali.blogspot.com/2010/03/manasz-bir-diyalog.html' title='Manasız bir diyalog'/><author><name>yüksek ateş kafası</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7184455865461648046.post-1662040601111690691</id><published>2010-03-23T13:43:00.003+02:00</published><updated>2010-03-25T11:56:37.054+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='öykü'/><title type='text'>Deri Ceket</title><content type='html'>“Nerden buldun o ceketi?”&lt;br /&gt;“Sana ne?”&lt;br /&gt;“O benim ceketim, daha biraz önce kayboldu, şimdi senin üstünde. Geri ver onu!”&lt;br /&gt;“Manyak mısın ya? De get, benim ceketim bu.”&lt;br /&gt;“Oğlum, bırak bu işleri. Biliyorum benim olduğunu. Bak üçe teksin, ver onu olay çıkarmadan.”&lt;br /&gt;“Hasta mısınız ya? Vermiyorum işte.”&lt;br /&gt;“Oğlum indircem yumruğu suratına, del etme beni.”&lt;br /&gt;“Eh, git be. Bela mı nesin lan sen?”&lt;br /&gt;“Sen kaşındın!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bam güm. Ceket alındı. Görev başarıyla tamamlandı. Hasan öfkeli, “Şerefsize bak ya. Bir de benim deyip üste çıkıyor.” Dedi Mehmet’e. Oğuz girdi araya: &lt;br /&gt;“Hakikaten oğlum ya. Yüzsüz işte boş ver, aldık ya ceketi sen ona bak. Ders olmuştur zaten ona o dayak.”&lt;br /&gt;“ İnşallah.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hasan, Mehmet ve Oğuz İstiklal Caddesi’nin ara sokaklarına doğru yöneldiler. Karakol’un karşısındaki karanlık sokağa girip, cılız bir ışıkla gecenin karanlığıyla savaşan bir sokak lambasının altına tünediler.  Hasan ve Oğuz öfke ve heyecanla ceketi aldıkları anı ve dövdükleri genci tartışıyorlardı. Mehmet mesafeli bir tavırla Hasan’a yöneldi.&lt;br /&gt;“Kaçıncı ceket oğlum bu” dedi sert bir tavırla. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oğuz, Hasan’dan kaçınarak kaş göz işaretiyle Mehmet’i susturmaya çabaladı. Nafile. Mehmet ağzını açmıştı bir kere.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne var oğlum. Çalmış işte kör müsün? Var mıydı ceket üstümde.”&lt;br /&gt;“Akşam geldiğinde de yoktu ceket Hasan. Başlatma şimdi. Biliyorsun sen de. Kaçıncı oldu bu. Eşkıya kesildik baksana hele “&lt;br /&gt;“Ne diyon Memo ya. Bıraksaydık da gitse miydi ceketimle?”&lt;br /&gt;“Oğlum dallama mısın sen ya? Ceket senin ceketin değil. Gelmiş bana ne yalan söylüyon am….. Anladık, aldık ceketi de, bana doğruyu söylesene.”&lt;br /&gt;“Ne doğrusu oğlum ya. Ceket benim işte. Babam aldı bana o ceketi.”&lt;br /&gt;“Oğlum baban gideli 20 sene olmadı mı senin?”&lt;br /&gt;“Oldu. Ama gitmeden, ben daha küçüktüm o zaman tabi, beraber gezerken gördüydüm sevdiydim, büyüyünce giyerim diye aldı işte. “&lt;br /&gt;“Oğlum yalan söylemesene hala. Valla dalacam ha.”&lt;br /&gt;“Ya söylemiyorum ya! Babam aldı onu. Ceket benim ceketim anlamıyor musun? Ben gidiyorum ya, sıçarım böyle işe.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hasan arkasına bakmadan koşar adımlarla yürümeye başladı. Oğuz gitmek istedi peşinden Mehmet tuttu kolundan. “Yalnız bırak biraz oğlum, düşünsün ne yaptığını, bir kendine gelsin” dedi.  Oğuz sağ eli ağzında tırnaklarının kenarlarındaki etleri yiyor bir yandan da Mehmet’in haklı olduğunu kabullenmişçesine başını sallıyordu. Rahat olmadığı halinden belliydi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne yapıyor oğlum bu ceketlerle. Satıyor mu? Her seferinde adam dövüp ceket alıyoruz da, parasını bu ibne mi yiyor?”&lt;br /&gt;“ Memo deme öyle. Hasan yapar mı öyle şey?”&lt;br /&gt;“Ne diye her dakika ceket alıyoruz o zaman? Söylesene oğlum. Biliyorsun sen bir şeyler.”&lt;br /&gt;“Yok abi, bilmiyorum valla. Ama bir gariplik var. Ben de bir şeyler seziyorum”&lt;br /&gt;“Ne seziyorsun?”&lt;br /&gt;“Ya ne bileyim işte.”&lt;br /&gt;“Oğlum bak satıyor kesin bunları. Deri ceket kaç para biliyon mu sen? Adilik onun yaptığı. Bize bile yalan söylüyor. Üç kuruş para için satıyor bizi ha.”&lt;br /&gt;“Ne yapacağız peki?”&lt;br /&gt;“Bir dahakine adamı dövmeden söyleyeceğiz. Parayı üçe bölücez diye.”&lt;br /&gt;“Ya satmıyorsa?”&lt;br /&gt;“Ya satmayıp da ne yapacak? Evde biriktiriyor mu? Tinercilere verecek hali de yok”&lt;br /&gt;“Doğrusun. Bir dahakine konuşalım”&lt;br /&gt;“Eyvallah.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hasan İstiklal Caddesi’nden evine kadar yürüdü. Kalabalığın içinde üstüne düşen bakışlarla şekilleniyordu yüzü. Kırgınlığını belirtecek tek bir ifade takınmadan, kendine yaraşır bir tür  “Kabadayılara mimikler el kitapçığı” tadında bir gösteri yapıyordu. Evin sokağına girince her zamanki tavrıyla yürümeye başladı. Kapıya vurdu, annesi açtı. Annesinin karşısında başı eğik, yüzü yumuşak “İyi akşamlar anam” dedi. Anne gözlerini cekete dikti, oğlanı içeri çekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gel oğlum. Kuru fasulye pilav yaptım. Otur masaya koyayım tabağına.”&lt;br /&gt;“Aç değilim ana, yemeyeceğim.”&lt;br /&gt;“Olur mu öyle şey. Yiyeceksin tabi, kime yaptım ben bunu. Kalkarsan atarım valla terliği kafana.”&lt;br /&gt;Hasan burnundan derin bir soluk verip yerleşti masaya. Anasına karşı boynu kıldan ince. &lt;br /&gt;“Ceketini çıkarsana oğlum, yemek yiyeceksin.”&lt;br /&gt;“Çıkarmam.”&lt;br /&gt;“Çıkar as.” &lt;br /&gt;“Çıkarmıycam ana. Alacan saklıycan gene.”&lt;br /&gt;“Saklarım da yakarım da. O geberesice babandan bir şey istemiyorum diyorum, anlamıyor musun?  Getirip durma bu ceketleri.”&lt;br /&gt;“Yapma ana.”&lt;br /&gt;“Bana bak Hasan, seni de atarım dışarı şimdi. O pis baban gitmeden önce düşünseydi. Senin de kalbini çalmak ne kolaymış, bir cekete kandın. Biz senelerdir sürünelim burada tek başımıza yetiştireceğiz seni diye sen hala nispet yapar gibi getiriyorsun o pis herifin ceketlerinden.  Çıkar şunu. Benim masamda o ceketle yemek yiyemezsin.”&lt;br /&gt;“Çıkarmam ana. Ben buyum artık kabul et.”&lt;br /&gt;“N’oluyor be. Bir deri ceket giydin diye adam mı zannettin kendini. Gebertirim seni. Çıkar şu ceketi.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Çıkardım ana.”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7184455865461648046-1662040601111690691?l=edalimedali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edalimedali.blogspot.com/feeds/1662040601111690691/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edalimedali.blogspot.com/2010/03/deri-ceket.html#comment-form' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7184455865461648046/posts/default/1662040601111690691'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7184455865461648046/posts/default/1662040601111690691'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edalimedali.blogspot.com/2010/03/deri-ceket.html' title='Deri Ceket'/><author><name>yüksek ateş kafası</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7184455865461648046.post-8897241642472012600</id><published>2010-03-14T19:22:00.001+02:00</published><updated>2010-03-17T15:29:34.011+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='öyle'/><title type='text'>Oturgaçlıgötürgeç</title><content type='html'>Aceleyle çıkmıştım evden. Yine sevgilimle telefon konuşmaları boyunca kavga etmiş, barışabilme umuduyla konuşmayı uzattıkça uzatmıştım. Sonunda evden çıkma vaktim geldiğinde, yine telefonu çözümsüz, öfkeli ve mesafeli kapattık. Günlerdir içinden çıkamadığımız bu gerilim hali yüzünden yapmam gereken bütün işleri aksatmıştım. İşler biriktikçe birikmiş, içinden çıkılamaz bir hal almıştı. Bu duruma bir son verme gücünü hissettiğim anda kapattım, hazırlanıp evden çıktım. &lt;br /&gt;Sahile kadar koşar adımlarla ilerledim. Elimde tuttuğum, derin nefeslerle içime çektiğim ince sigaralarım yamulmuştu. Sahile varana kadar iki tane içtim. Kalp atışlarımın hızını hissettiğimde bedenime yaptığım haksızlığı fark ettim. Canım kahve çekti. İçmedim. Kafein, nikotin ve stres üçlüsünü bir araya getirmenin kendimi cezalandırmaktan bir farkı yoktu. Doğru kararı verdiğime inandım. Gelen 25E otobüsüne atladım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okumam gereken onca şeyi yine bir kenara bırakıp sevgilimi, yaptığımız hataları düşünmeye başladım. Yeni beraber olduğumuz zamanlarda dinlediğim şarkıları kulağıma takıp soyutladım kendimi çevremdeki her şeyden. O kadar şuursuzca daldım ki düşüncelere, kafamı dayadığım camlardaki önceden dayanmış kafaların bıraktığı saç yağı izlerinin üstüne kendi saçlarımı süre süre devam ettim bir süre. Otobüsün zıplamalarında kafamı çarptım yaklaşık seksen kere, anca seksen birde kendime geldim. Karşımdaki koltukta oturan adam yere devrilmişti. Alelacele kulaklıklarımı çıkardım ve adama yardımcı olmak için doğruldum yerimden. Ben müdahale etmeden birkaç kişi yardıma uzanmıştı zaten. Yerde sara krizi geçiren adamı hemen kaldırıp oturtmaya çalıştılar. ‘Türk zihniyeti işte, hıyarlar’ diye geçirirken içimden bu konuda deneyimli olduğu tavrından belli olan bir hanım azarladı adamları. ‘ Sıkı tutun sadece kafasını çarpmasın! Aman ilacını almayı unutmuştur bu şimdi.’ Diyerek tıstısladı. Kadınlar tıstıslayınca nedense hep bana bir gülme gelir de, ortam sırıtmak için bile müsait değildi. Adam kendine gelince ağlamaya başladı. Kadın da bana ve çevredeki diğer insanlara kendi oğlunun da sara hastası olduğunu, ilaç almadığında böyle kriz geçirdiğini anlatmaya başladı. Sonra yerinden doğrulup adamın yanına gidip ne ilaç aldığını sordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Benim yeşil kartım bitti abla, doktora gidemiyorum’ &lt;br /&gt;‘Olur mu evladım öyle, ilaç almazsan böyle durmadan kriz geçirirsin Allah korusun’ &lt;br /&gt;‘Abla çok fakirim ben, ilaç alacak param da yok. Yeşil kartım bitti, hastaneye de gidemiyorum.’ &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam hüngür hüngür ağlıyor, kadın ‘Olmaz öyle şey’ diye azarlıyordu. Sonunda adam başka bir derdini ortaya attı. Elinde tuttuğu siyah dosyayı insanlara gösterip gazete küpürlerindeki çocuğun kendi kızı olduğunu ve ameliyat olması gerektiğini söyledi.&lt;br /&gt;‘İlik ameliyatı gerekiyor, 10 bin euro, Allah rızası için yardım edin, çocuğum ölecek’&lt;br /&gt;Adam hüngür hüngür ağlıyordu. Olduğum yerde kaldım. Yardım edemedim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir an kendimi enayi gibi hissettiğimi itiraf etmeliyim. Aslında adam gerçekten kriz geçirmemiş. Geçiriyor gibi yapmış. Konuyu kızına getirebilmek için ilgiyi bu şekilde üzerine çekmiş. Mi acaba?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalkıp yardım edip etmeyeceğimi düşünürken adam indi otobüsten. Artık çok geçti. Herkes on bin avronun böyle toplanıp toplanamayacağını tartışmaya başlamıştı. Ben de kendi köşemde, acaba o da mı yalandı diye düşünüyordum. Belki hiç biri yalan değildi. Belki kendisi de hastaydı, kızı da. Belki sadece kızı için kriz geçiriyor numarası yapmıştı. Belki de ne kendisi ne de kızı hasta değildi sadece bu tip bir duygu sömürüsüyle kısa yoldan para kazanmaya çalışıyordu. &lt;br /&gt;Ama bu kadar alengirli kısa yol olur muydu ki? Herkesi anladığını zannetmek çok saçma herhalde.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7184455865461648046-8897241642472012600?l=edalimedali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edalimedali.blogspot.com/feeds/8897241642472012600/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edalimedali.blogspot.com/2010/03/oturgaclgoturgec.html#comment-form' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7184455865461648046/posts/default/8897241642472012600'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7184455865461648046/posts/default/8897241642472012600'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edalimedali.blogspot.com/2010/03/oturgaclgoturgec.html' title='Oturgaçlıgötürgeç'/><author><name>yüksek ateş kafası</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7184455865461648046.post-1421472838374808390</id><published>2010-02-14T18:57:00.001+02:00</published><updated>2010-02-14T19:02:41.142+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='öykü'/><title type='text'>Namussuzun Kanı</title><content type='html'>Yavaş yavaş damlıyordu. Baş aşağı asılmış cansız bedeninden süzülen kanlar yerde küçük bir gölet oluşturmuş, her damlada eşsiz bir müziğin notalarını basıyordu. Ölüm yankılanıyor, kokusu dağılıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mahmut odadan içeri girdi. Yerdeki kanları görünce “E be aşifte, bu ne hal böyle” diye sitem etti. Elindeki satırla göğüs kafesini yardı, kanlar oluk oluk boşaldı. “Bu işi de bitirmek bana kaldı. Namusunu temizleyeceğim  ” dedi sinirli bir tavırla. Ve arka arkaya ‘namussuzun kanı bu, namussuz’ diye tekrarladı. Namus erdemlerin baş tacıydı ya, bu yüzden bu cansız bedeni diğer tüm bedenlerin ortasına asmış ibreti-i âlem yapıyordu. Odanın ortasında, önceden hazırladığı kadının namusunun önemi ile ilgili konuşmalarından birini yapmaya başlıyor bir yandan da kancayla asılmış bedeni özenle kesiyordu. Açgözlülükten, çakallıktan, şerefsizlikten beterdir namussuzluk diyordu ve her namus lafını tekrarladığında yeni bir kesik ekliyordu. Kestiği parçaları tezgâha taşıdı ve parçalama işlemine orada devam etti. Saat sekize geliyordu, dükkânı açması gerekecekti yakında. Zil çaldı. Üzerindeki önlüğü çıkarmaya fırsat bulamadan, bir odadan geçip, dükkânın içinden kapıyı açtı. Daimi müşterilerinden X Hanım çıktı karşısına, hemen söze başladı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Günaydın Mahmut Bey, biraz erkenciyim kusura bakmayın, torunlar gelecek akşama tandır yapayım diyorum” &lt;br /&gt;“Hoş geldin abla hayırlı sabahlar. Ben de bizim namussuzun işine bakıyordum. Daha taze vereyim bir parça ister misin?”&lt;br /&gt;“Yok canım dana değil kuzu istiyorum”&lt;br /&gt;“Kuzu mu, abla kuzu demiyorduk hani?”&lt;br /&gt;“Aman çocuğum doğru, çakal ver bana biraz”&lt;br /&gt;“Hah şöyle! Vallahi alınıyorum sen böyle yapınca. Neymiş kuzu. Onlar kuzu kılığında kurtlar, kurt, kurt. Ne pis çakallıkları var onların. Doğruyorum da iyi ediyorum.”&lt;br /&gt;“Haklısın çocuğum. Neyse uzatmayalım bu muhabbeti bugün. Evde işlerim var”&lt;br /&gt;“Tamam abla, aşk olsun. Bekle azıcık içeriden getireyim”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;X Hanım Mahmut’un tüm deliliklerine rağmen senelerdir ziyaretini esirgemeyen en sadık müşterilerindendi. Her ne kadar Mahmut’u hasta  olarak görse de, kimseye bir şey söylemez, onun hakkında konuşulduğunda ‘değişik bir çocuk işte’ deyip kesip atardı. Mahallenin kadınları, Mahmut’un namussuz hikâyelerine malzeme olmamak için dükkânına pek uğramazdı. Bu yüzden X Hanım’ı da asıl rahatsız eden, Mahmut’un hayvanları kesip doğrayabilmek için onlara yakıştırdığı sıfatlardan ziyade, o sıfatların içini dolduran yargılar, yargıları destekleyen hikâyelerdi.  Ona  göre, elinde bir satırla iktidar sahibi olmuş bu adamın namussuzluk, şerefsizlik gibi kavramlar üzerine çıkarımları içindeki zayıflık ve acının basit tezahürlerinden fazlası değildi. Nefretle ve öfkeyle keserdi. Ama işini muntazam yapardı. BU yüzden mahallenin en iyi etleri onda, bütün müşteriler kapısındaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;X Hanım gibi onu ‘deli’ olarak görenler olduğu gibi ‘Mahmut Abimiz, canımızdır’ diye önünde saygıyla eğilenler de vardı. Nitekim Kasap Mahmut, X Hanım’ın ‘çakal’ını paketlerken, içeri “Selamlar Mahmut Abiiim” diye haykırarak giren Cem de bunlardan biriydi. X Hanım’ı da selamladıktan sonra “Anlatsana Mahmut Abim, bugün şerefsiz ne yapmış? Sen onu bir anlat sonra ben de sana yeni bir şerefsizlik hikâyesi getirdim onu anlatayım, bir sonrakini de onunla kesersin” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“O, hoş geldin Cem’cim. Bugün şerefsizle ilgilenemedim pek doğrusu. Bizim namussuzu bir doğradım, üzerinize afiyet, bir de çakalın işini hallettim. Sen bizim namussuz ne yapmış onu dinle asıl” der ve hikâyeyi anlatmaya başlar: &lt;br /&gt;“ Bu hikâye de bizim köyden geldi. Hüseyin Abimiz vardır pek severiz kendisini. Ama biraz saftır. Herkes uyardı, durdu onu ama kimsenin sözüne kulak vermedi. Gönlünü aşiftenin birine kaptırmış işte. Kadın da bildiğin zehir. Hem bizim abimizle oynaşıp duruyor, bir yandan da mahallede ne kadar adam varsa hepsinin altına yatıyor. Bizim Hüseyin Abi de, değişecek o, ben seviyorum onu diyor, nikahı basıyor. Kadın ne yapsa beğenirsin? Sen git düğün akşamı, ne kadar takı filan varsa hepsini topla, kaç! Ben bunu doğramayayım da ne yapayım?” &lt;br /&gt; “ En iyisini yapıyorsun ağabeycim, bunların hepsini doğramak lazım, en güzel sen rahatlıyorsun. Aklıma bunlar gelince başımı yastığa koyamıyorum valla”&lt;br /&gt;“Vicdan oğlum bu vicdan. Vicdanım rahat benim, anlıyor musun? ”&lt;br /&gt;“Anlamaz olur muyum Mahmut Abi. Yeminlen, keşke ben de bu işi yapsam diyorum. Vicdanın rahat, kafan rahat. Bazen sokakta şerefsizleri görüyorum ya, yeminlen, gidip senin satırı alıp doğrayayım istiyorum.”&lt;br /&gt;“Doğra oğlum. Bu kadın benim karşıma çıksa ben başka şey mi yapardım sanıyorsun?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;X Hanım dayanamayıp müdahale etti. “A, yeter artık ama, insan canından konuşuyorsunuz burada. O kadar da ucuz değil. Biraz saygılı olun. Çıkıp burada Allahçılık oynuyorsunuz da kafanıza göre kimin öleceğine karar veriyorsunuz. Yeter be. Her hafta aynı şey!”&lt;br /&gt;Mahmut X Hanım’ı hiç böyle sinirli görmemişti. Korktu tepkisinden, utandı. &lt;br /&gt;“Tamam abla ya, bakma sen işin şakası bu, gerçekten öldürecek değiliz ya” diye yanıtladı Mahmut, çenesi titrek…&lt;br /&gt;Fakat Cem’in susmaya niyeti yoktu. “ Ne demek o X teyze, bu şerefsizler sokakta gezince sen rahat rahat uyuyabiliyor musun? Senin çoluğunun çocuğunun canını da düşünüyoruz biz.” &lt;br /&gt;“ Onu düşünmek size kalmadı. Herkes üzerine düşeni bilsin o yeter. Hem senin şerefsizliklerin ne olacak? Sen hiç mi malzeme olmadın zannediyorsun bu küçük kuzuları keserken? Peki ya sen Mahmut, senin namussuzluğun ne olacak? Evli kadınları baştan çıkarmaların… Sustuk sustuk, patlattınız sonunda. Beni bile kendinize benzettiniz. Yeter ama.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;X Hanım, kızgın, kapıyı çekti ve çıktı. Mahmut Cem’i de yollayıp kapattı dükkanı. İçeri geçip, çengellerle asılı bedenlere baktı. Et parçalarına. Namussuzun karşısında durdu. Hayvanın cansız bedenine dokundu eldivensiz. Soğukluğunu hissetti. İçindeki canı aradı. Kulağını dayadı, dinledi. Sessizlik, cansızlık, soğukluk. Kendi hislerinden çok uzakta, hayvanın içinde buldu yakarışını. “Dana” dedi, ağladı. Eline geçen cansız bedenler üzerinde oynamanın kolaylığını fark etmemişti, aslında o hayvanın bir zamanlar canlı olduğunu düşünene kadar. Ağladı Mahmut. Kendi korkularını ve acılarını kendisinin bile uygulayamadığı prensipler gölgesinde sakladığı ve elinde basit bir silahla korkakça doğradığı için. Ağlayan gerçeklikti, Mahmut ise çoktan gitmişti.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7184455865461648046-1421472838374808390?l=edalimedali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edalimedali.blogspot.com/feeds/1421472838374808390/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edalimedali.blogspot.com/2010/02/namussuzun-kan.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7184455865461648046/posts/default/1421472838374808390'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7184455865461648046/posts/default/1421472838374808390'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edalimedali.blogspot.com/2010/02/namussuzun-kan.html' title='Namussuzun Kanı'/><author><name>yüksek ateş kafası</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7184455865461648046.post-4281935230751138456</id><published>2010-02-11T17:59:00.001+02:00</published><updated>2010-02-11T18:01:44.790+02:00</updated><title type='text'>Feysbuk</title><content type='html'>Tanıştığımız geceyi çok iyi hatırlıyorum. Benim o gece o mekanda o insanlarla bulunmam nasıl bir tesadüfse, senin de arkadaşlarım diye bahsettiğin insanlarla arandaki mesafe o kadar barizdi. İkimiz de neden orada olduğumuzu bilmeden, anın bizi sonunu bilmediğin bir hikayeye taşımasını bekler gibiydik. Facebook buluşmalarının enteresan tarafı da bu sanırım. Yıllardır görüşmediğin insanlarla hiçbir ortak noktanın kalmadığını fark edene kadar ‘nasılsın’ sorusundan sonraki sessizlikle yüzleşiyorsun. Yıllarını beraber geçirdiğin, en rezil hallerine tanıklık etmiş bu insanlarla iletişiminin sokakta bir insana saati sormaktan öte bir sıcaklık taşımadığını fark ediyorsun. Bir yandan bu kadar değişmiş olamayız, yıllar bizi birbirimizi göremeyecek kadar köreltmiş olamaz diyorsun kendine fakat bu kadar alakasız insanın bir araya toplanmasının absürtlüğünü görmezden gelemiyorsun. Bu yüzden belki de, masanın en sonuna oturmuş, bana yöneltilebilecek malum soruları olabildiğince engellemeye çalışıyordum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen de bilmem kimin arkadaşıydın, gruba ait olmadığın için dışlamıştın kendini. Gözlerinle gözlerimdeki aidiyetsizlik bakışlarını arıyordun. Ama ben o grubundum, sadece orada olmamalıydım. Biliyorum, gözlerimden okunmasaydı bu hislerim, bana ‘beraber sigara içelim mi dışarıda’ diye sormazdın. Sen biliyordun orada olmamam gerektiğini, bense kabul edemiyordum. Onca yıl sevdiğim insanların yüzünü bile görmek istememek ağır geliyordu. Onlara bile katlanamıyorsam, kime katlanabilirim ki?  Ne yaptıklarını merak etmiyordum, sormuyordum, cevaplarından çok korkuyordum. Bana kalsa ben çoktan büyümüştüm, onlar ise büyümemişti. Ben çok gelişmiştim, onlar ise hala boştu vs vs… Bir sürü önyargı vardı kafamda. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Masa ikinci sınıf bir ego savaş alanına dönüşünce fark ettim hislerimin aslında çok da yanlış olmadığını. Herkes oturmuş özenle özgeçmişini çıkarıyordu. ‘Ben bilmem nerede okudum, sonra bilmem nerede işe girdim, bilmem ne kadar para kazanıyorum’ Aslına bakılırsa kimin ne yaptığını merak etmiyor değildim fakat kendim hakkında konuşmak, anlamsız bir yarışa girmek istemiyordum. İş mülakatında eğlenmek ne kadar mümkünse ben de o kadar keyif alıyordum bu ortaokul buluşmasından.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gecenin tek çekilir yanı sendin. Orada olduğun, bana sigara içerken eşlik ettiğin, asık suratıma rağmen benimle konuşup ilgilendiğin için mutluydum. Ortaokul arkadaşlarımın yanında biriyle flörtleşebilecek kadar cesur olsaydım, emin ol, çok daha farklı davranırdım. En azından daha yaptığın ilk espride kendimi kaybedip gülerken masada duran Arjantin bira bardağına kafamı çarpmazdım. (bir de aptal gibi acıdığını belli etmemeye çalıştım!)  Seni etkilemek için biraz uğraşıyor olsaydım, gülerken domuz gibi sesler çıkarmaz, ağzımdaki biraları üstüme dökmezdim diye tahmin ediyorum. Beni böyle tanımana izin vermezdim. Her ne kadar gerçekleri saklamak çok uzun vadeli bir yatırım olmasa da, ilk tanışmanın hatırına birkaç şuh kahkaha atardım, göğüslerimi kollarımın arasında sıkıştırmaya çalışırdım falan filan. Beceremedim. İyi ki de olmamış. Beni ben olduğum için sevmişsin çünkü.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7184455865461648046-4281935230751138456?l=edalimedali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edalimedali.blogspot.com/feeds/4281935230751138456/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edalimedali.blogspot.com/2010/02/feysbuk.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7184455865461648046/posts/default/4281935230751138456'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7184455865461648046/posts/default/4281935230751138456'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edalimedali.blogspot.com/2010/02/feysbuk.html' title='Feysbuk'/><author><name>yüksek ateş kafası</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7184455865461648046.post-3587667783123734294</id><published>2010-01-23T23:09:00.001+02:00</published><updated>2010-01-23T23:09:50.217+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='dene-me'/><title type='text'>Çirkinoğluçirkinler</title><content type='html'>‘Köpeklere ekmek almalıyım, kedilerin çoğalmasını engellemeliyim’ diyerek uyandım. Gördüğüm korkunç rüyalar, hayvanlar üzerine kurduğum ufak dünyamı ve bu dünyanın başıma nasıl yıkılabileceğinin işaretini veriyordu bana. Evime kaçan kedinin üzerimde yarattığı travma –bir de zavallı kedinin halini düşünün- rüyalarımı süslemeye, bugün itibariyle hamile olduğunu fark ettiğim bir diğer kedinin yavrularının sorumluluğu da kibarca sırtıma binmeye başladı. Şu an bu akşamdan kalma halimle, başımın zonklamasının yanında bir de dışarıda bir çete oluşturmuş vadinin karşısındaki köpeklerle tartışmalarını henüz tamamlayamamış çirkinoğluçirkinler adını koyduğum köpek tayfasının havlamalarının oluşturduğu korkunç bir senfoniye kulak vermiş durumdayım. Bilek seviyesine kadar yükselmiş karların üstünde hareket eden siyah köpek ordusu, doğanın renklerle yarattığı muhteşem kontrastın yanı sıra, akşamın dinginliğine korkunç bir gürültüyle cevap veriyordu. Müziğin sesini açmam yalnızca baş ağrımın daha da artmasına sebep oluyor. Çok acı buluyorum, saatlerdir konuşup bir şeyler anlatan bir grup var aşağıda ve ben gürültüden fazlasını anlayamıyorum. Ne anlatmak istiyorlar acaba? Ne konuşuyorlar? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen onlara yemek verirken, çirkinoğluçirkin number one, şekilden şekle giriyor, konuşuyor, dans ediyor benimle. Ben popomu oynattıkça, o da benimle oynuyor, peşimde dönüyor, üstüme çıkıp, sarılıyor. Ve o anlarda hep aynı sesleri çıkarıyor. Kötü şeyler söylemediğini tahmin ediyorum, sonuçta elimde yemekle çıkıyorum, ama gerçekten söylediklerini anlayabilmek bir şişe rakımı feda edebilirdim. Küçümsememeli kimse, bir şişe rakı senenin bu günlerinde en çok ihtiyacım olan şey. Kışın soğuğu, yaklaşan doğum günüm ve her sene aynı dönemlerde yaşadığım krizler. Bir şişe rakı, bir sıcak kucak ve elbette bir ordu çirkinoğluçirkin. Evime girip cinnet geçiren küçük kedileri de unutmamalı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O da nasıl bir aidiyet hissi anlamış değilim. Bir kedi,  ağaçlardan, kuşlardan, temiz havadan koptuğu, tamamen yapay, asla ait olamayacağı, doğasına aykırı bir yere girdiği anda, korkudan altına kaçırıyor, bulduğu ilk delikte saklanıp kalıyor. Peki, biz içinde bulunduğumuz korkunç dünyayı nasıl hiç yadırgamadan yaşayabiliyoruz? Biz nereye ait olduğumuzu zannediyoruz da, bir kedinin bu çırpınışına ancak gülerek cevap verebiliyoruz?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7184455865461648046-3587667783123734294?l=edalimedali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edalimedali.blogspot.com/feeds/3587667783123734294/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edalimedali.blogspot.com/2010/01/cirkinoglucirkinler.html#comment-form' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7184455865461648046/posts/default/3587667783123734294'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7184455865461648046/posts/default/3587667783123734294'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edalimedali.blogspot.com/2010/01/cirkinoglucirkinler.html' title='Çirkinoğluçirkinler'/><author><name>yüksek ateş kafası</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7184455865461648046.post-1191459189625173049</id><published>2010-01-20T22:35:00.003+02:00</published><updated>2010-01-23T23:11:32.838+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='öykü'/><title type='text'>Nasıl öldüm?</title><content type='html'>Kapkaranlık bir odada ellerim bağlı uyandım. Bütün pencereler sımsıkı kapatılmış, panjurlar indirilmişti. Tehlikede olmadığıma inanmak için herhangi bir yerden, az da olsa ışığın içeri girebilmesine olanak sağlayacak bir delik arıyordum. İçerisi zifiri karanlıktı, kıpırdayamıyordum. Ayak parmaklarıma kadar titriyor, soğuk terler boşaltıyordum. Ellerimle çevremdeki birkaç eşyaya dokunup ne olduklarını anlamaya çabaladım. Fakat tuzağa düşmek üzere olan bir farenin tedirginliğiyle bir sandalye ve yerdeki birkaç naylon parçasına eriştikten sonra temkinli ve korkakça durdum olduğum yerde.  Karanlık sesleri daha belirgin kılıyordu. Naylonların hışırdaması ve kalp atışlarımın nefesimle birleşen ritmi korkunç bir gürültü gibi yankılanıyordu kulaklarımda. Oysa yalnızdım ve sessizdim.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Odaklanmalıydım. Neler olduğunu hatırlamalı, oraya neden ve nasıl geldiğimi bulmalıydım. Derin nefes alıp düşünmeye başladım. İçinde bulunduğum sinir-stres hali zihnimin doğru düzgün çalışmasını engelliyordu. Toparlanmak için aptal Hollywood filmlerinden gördüğüm bir sahneyi canlandırarak kendimi tokatladım. Doğrusunu söylemek gerekirse, işe yaradı. Kafamı biraz daha toparlayarak, metodik bir şekilde oradan kurtulmanın yollarını aramaya başladım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zamanında merak edip gittiğim kadınlar için özel kendini koruma seminerlerine böyle bir an yaşacağımı düşünerek katılmamıştım fakat şu an orada öğrendiklerimi kullanmanın tam sırasıydı. Temel kural, hızlı olmaktı. Karşındaki saldırmasa bile, kendini tehlikede hissettiğin anda, hızla bulunduğun yeri terk etmek,  tehlikeden olabildiğince uzaklaşmaktı. Dersi veren dev dövüşçü, karşısına aldığı bir grup kadına ısrarla ‘beklemeyin, merak etmeyin, bakmayın, kaçın’ diyordu. ‘Bir kadının tehlike anındaki en büyük hatası, son ana kadar durup konuşmak, sözlerle olayı çözebileceğine inanmaktadır. O noktaya geldikten sonra zaten kaçmak da mümkün olmuyor. Bu hataya düşmeyin, tehlikeyi hissettiğiniz ilk anda fırlayın’ diye bağırıyordu. Kulaklarımda adamın gür sesi yankılandı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam haklıydı. Şu an içeri biri girse, ısrarla ona, neden orada olduğumu, nasıl geldiğimi, benden ne istediklerini sorardım. Bunun tam aksini yapabilmek için 100 dolar para verdim. Paranın karşılığını almak için daha iyi bir zaman olamazdı.  &lt;br /&gt;Odanın içinde sessizce, ellerimle etrafa dokunarak ilerlemeye başladım. Bir buçuk metre kadar ileride bir kolon bulunuyordu, onu siper alarak dibine oturdum. İçeri biri girdiği zaman onun arkasına saklanacak ve kaçacaktım. Plan şimdilik buydu. &lt;br /&gt;Bekleyiş uzun sürdü. Heyecanla titriyor, nefesimi kontrol etmeye çalışıyordum. Kapkaranlık bir odada birinin girmesini beklemek şu ana kadar yaşadığım en uzun ve acılı deneyimdi. Hiçbir şey göremedikten sonra gözlerinin, bilincinin açılmasının basit bir işkenceden farkı yoktu. Bir süre sonra saniyeleri saymaya başladım. 45 dakika saydıktan sonra dışarıda bir ışık yandı. Kapının altından süzülen ışığın yardımıyla, kapının yerini belirleyerek, arkasına yerleştim. Ardından anahtar ve kilidin açılma sesi duyuldu. İçeri kocaman bir adam girdi ve ışığı açmadan beni ilk bıraktıkları noktaya doğru ilerledi. Açık bıraktığı kapıdan fırladım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tereyağından kıl çeker gibi kaçmıştım fakat halen nerede olduğumu bilmiyor, bu tanımadığım evin koridorunda ellerim duvara yapışmış gibi dokunarak, duvarlardan içime işleyen tehlikenin dokusunu hissederek ilerliyordum. Koridorun sonunda merdivenlere eriştim, yukarıdan gelen kalabalığın sesine kulak verdim. Kalp atışlarım yine kontrolden çıkmıştı. Beni aramaya gelen adam odadan çıkmadan bu evin tutsaklığından kurtulmalıydım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merdivenleri parmak ucumda ses çıkarmadan hızla çıktım. Odanın içinden geçerek sokak kapısından dışarı fırladım. Bardağa kapatılmış bir sinek gibi ilk bulduğum boşluktan tüm gücümle koşarak kurtuldum. Yoldan ilk geçen arabanın önüne attım kendimi, durduğu anda ön kapıyı açıp oturdum. &lt;br /&gt;Hıçkırıklara boğulmuş, ağlamaklı, korku içinde vızıldayan sesimi duyan bıyıklı şoför beni içeri almakta tereddüt etmedi. “ Beni götürün lütfen buradan” dediğimde, anlık bir gülümsemeyle gaza bastı. İhtiyacım olan kişi oydu, fakat bakışlarındaki korkunç ifade ve bıyıklarının altından sırıtışı korkularıma bir yenisini daha eklemişti. Araba hareket ettiğinden hemen sonra peşimdekilerin evden çıktığını gördüm, artık bıyıklıdan uzaklaşmak için çok geçti. Başladığım yolculuğa devam edecektim. Bıyıklı şoför birkaç yüz metre ileride yavaşladı ve ellerimi çözdü, “bana güvenmelisin” dedi.&lt;br /&gt;Adama yavaşlamaması gerektiğini, takip edildiğimizi, ikimizi de öldürebileceklerini arka arkaya tekrar etmeme rağmen, biraz daha ilerledikten sonra sağa çekti ve durdu. Ellerini ilk önce bacağıma sonra bacak arama götürerek “korkma, yanında ben varım, hele bir konuşalım” dedi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atlattığım tehlikeden sonra bir de ne üdüğü belirsiz bir ahmak tarafından tecavüze uğramak gibi niyetim olmadığını tahmin edersiniz.Seminerde dersi veren dövüşçünün  “Hızlı ol, fırla” deyişi yankılandı yeniden kulaklarımda. Arabanın kapısını açtığım gibi, yolun kenarındaki uzun çalıların hâkim olduğu geniş araziye doğru fırladım. Boyumu geçen otların arasında, korku ve tiksinti hisleri içinde kaybolmuş, bilinmeze doğru ilerlemeye başladım. Bıyıklı sonunda beni yakaladı ve ayakta kollarımı kilitleyerek soymaya çabaladı.  Ben çığlık çığlığa bağırıp beni bırakması için yalvarırken, siyah camlı uzun bir Mercedes bıyıklının arabasının arkasına park etmişti çoktan. Yoldan fazla uzaklaşmadığımız için adamlar ellerinde fenerleriyle uzun boylu bıyıklının kafasını görebiliyorlardı. “Getir o kızı” diye bağırdı bir tanesi. Bıyıklı ürktü. “Ben bunun sizin olduğunu bilmiyordum ağabeyler, o geldi kaşındı, arabama bindi.” Diye yanıtladı. Cevabına istinaden bir silah sesi geldi. Bıyıklı kanlar içinde üstüme yığıldı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık bu noktadan sonra daha fazla nasıl bir belaya girdiğimi sorgulamak saçma olurdu. Olduğum yerde korkudan ölmek üzereydim. Konumlandıramadığım geniş bir arazinin ortasında, peşimde üç, üzerimde kanlar içinde yatan bir adamla kalakalmıştım. Bilinmezlik, acizlik ve çaresizlik içinde bir kutuya hapsedilmiş gibi hissediyordum. Oysaki an güç bulma ve buraya kadar dayanabilmişken devam etme, yeni bir plan yapma anıydı. Tek bildiğim, arazide daha ileri doğru kaçmamam gerektiğiydi. Son nefesini veren bıyıklının anahtarlarını alıp, yola doğru sürünerek ilerlemeye başladım. Bu arada üç adam çoktan boşlukta ilerleyerek beni aramaya koyulmuşlardı bile. Geriye doğru kaçtığımı kestiremediklerinden, benden uzak apayrı yerlere dağılmışlardı. Ben de yolun kenarına ulaştım. &lt;br /&gt;Hemen bıyıklının arabasına bindim ve anahtarları çevirdim. Vitesli araba kullanmayı hiç beceremedim şu ana kadar fakat korku öyle bir faktör ki, araba kullanmayı bilmiyor olsaydım dahi, o an öğrenebilirdim. Debriyaj gaz. Yallah! Hızla kaçışa geçtim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hangi şehirde olduğumuzu bile anlayamadan, yine boşlukta, yine bilinmezliğe doğru ilerliyordum. Adamlar birkaç dakika içinde geleceklerdi, ömrümü saniyelerle uzatmanın bir anlamı var mıydı? Beni yeniden bulacaklardı, biliyordum. &lt;br /&gt;Ellerinde silahlarla, mevzuuyla hiçbir alakası olmadığını tahmin ettiğim yerli bir adamı öldürebilecek kadar gözü kara ise bu adamların, ben başlarına onca iş çıkardıktan sonra kim bilir bana ne yapacaklardı. Onların mekânında onların kurallarına göre oynuyordum bu oyunu. Daha fazla kaçmak saçmaydı. Artık teslim olmayı, benimle dertleri neyse konuşarak halledebileceğimizi düşünmeye başladım.  Yazdığım yazıları, onlara tehdit oluşturabilecek başlıkları düşünürken, arkadan yaklaşan Mercedes’in farlarını fark ettim. Daha fazla kaçamazdım. Yavaşladım ve beni durdurmaları için yaklaşmalarına izin verdim. Mercedes yanıma geçti. Ön kapının siyah camı indirildi. İçerideki, yeşil gözlü takım elbiseli yakışıklı adam bana doğrulttuğu silahını ateşledi. Göz göze geldiğimiz anda öldüm. Dövüşçü haklıydı, kaçmalıydım.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7184455865461648046-1191459189625173049?l=edalimedali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edalimedali.blogspot.com/feeds/1191459189625173049/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edalimedali.blogspot.com/2010/01/nasl-oldum.html#comment-form' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7184455865461648046/posts/default/1191459189625173049'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7184455865461648046/posts/default/1191459189625173049'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edalimedali.blogspot.com/2010/01/nasl-oldum.html' title='Nasıl öldüm?'/><author><name>yüksek ateş kafası</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7184455865461648046.post-418012766336976946</id><published>2010-01-06T23:26:00.004+02:00</published><updated>2010-01-06T23:36:53.902+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='öyle'/><title type='text'>Külkedisi</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_iDJ3DlRH3BU/S0UA8ku8ADI/AAAAAAAAA6U/WixM6diYSJE/s1600-h/cinderella_logo.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 298px; height: 313px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_iDJ3DlRH3BU/S0UA8ku8ADI/AAAAAAAAA6U/WixM6diYSJE/s320/cinderella_logo.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5423742366890328114" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Külkedisi masalının mutlu sonu her zaman hoşuma gitmiştir. Ama önceden tahmin edilebilir bu basit mutlu sonun hikâyenin ardında yatan gerçekleri saklamak için uydurulduğuna inanıyorum. Hiç mi sormadınız kendinize? Nasıl oluyor da o ayakkabı kız kardeşlerden birine uymuyor? Hepsi yaklaşık olarak aynı boyda ve aynı kilodalar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk olarak zengin ve kötü kalpli kardeşlerin ayakları deneniyor. Tabi, ilk deneyenin ayağına cuuuk diye oturuyor. Kötü kadın anne de mutluluktan uçarken, diğer kız kardeş üzüntüden ağlamaya başlıyor. Bunlar normal tabii. Fakat Külkedisi, ortalığı bir anda hezeyana verip cinnet geçirmesin mi? Kızcağız senelerdir yaşadığı zulme karşı, önüne çıkan tek fırsatı aptal bir ayakkabı yüzünden kaybediyor. Nasıl olur da delirmez? Delirir işte. Külkedisi koşa koşa geldiği mahzenden, ayakkabının kız kardeşinin ayağına uyduğunu görünce çığlık çığlığa bağırmaya başlar. Kız kardeşinin üzerine saldırır, ayakkabıyı ayağından alabilmek için yerlerde sürünür. Kız kardeş de Külkedisi’nin üstüne basar, bağırır, korkar, çığlıklar atar. Yardıma muhtaç olan kötü kalpli kız oluverir böylece. Külkedisi de ağzından salyaları aka aka yerlerde tepinir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında yakışıklı prens, gözlerinden anlamıştır Külkedisi’nin gerçek prenses adayı olduğunu fakat kızcağız o kadar histerik davranır ki, yakışıklı prens bile vazgeçer onunla olmaktan. Külkedisi de yerleri salyalarıyla temizlemeye devam eder bir hayat boyu.  Geçmiş olsun.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7184455865461648046-418012766336976946?l=edalimedali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edalimedali.blogspot.com/feeds/418012766336976946/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edalimedali.blogspot.com/2010/01/kulkedisi.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7184455865461648046/posts/default/418012766336976946'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7184455865461648046/posts/default/418012766336976946'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edalimedali.blogspot.com/2010/01/kulkedisi.html' title='Külkedisi'/><author><name>yüksek ateş kafası</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_iDJ3DlRH3BU/S0UA8ku8ADI/AAAAAAAAA6U/WixM6diYSJE/s72-c/cinderella_logo.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7184455865461648046.post-5710377036101755029</id><published>2009-12-31T14:57:00.001+02:00</published><updated>2010-01-06T23:37:20.459+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='öykü'/><title type='text'>Yılbaşı Ritüeli</title><content type='html'>- Günaydın!&lt;br /&gt;- Argh, günaydın. &lt;br /&gt;- Perdeleri açabilir miyim? Dışarısı harika gözüküyor. &lt;br /&gt;- Aç bir bakayım! Hakikaten güneş var.&lt;br /&gt;- Senenin son günündeyiz, aralığın sonu, havanın bu kadar güneşli ve sıcak olması inanılmaz. Çok mutluyum!&lt;br /&gt;- Ya, evet ben de çok mutluyum. 10 sene sonra havuz partisi yaparız artık yılbaşı gecesi. &lt;br /&gt;- Of, böyle olumsuz olma. Baka hava ne güzel işte! Ben çok seviyorum sıcağı. Yeni seneye böyle bir havayla girmek büyük bir şans bana kalırsa. &lt;br /&gt;- Nasıl dersen öyle olsun.&lt;br /&gt;- Aman, ters tarafından kalkmışsın anlaşılan. Ben içeri gidip kahve yapayım.&lt;br /&gt;- Tamam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elif içeri gidince, Can pencereyi açtı ve dışarıyı kokladı. Kış en nankör yüzünü göstermişti bu gün. Ne soğuk havadan ne de kardan eser yoktu. Can yalnızca soğuğu sevmekle kalmıyor, yılın son zamanlarında yağan karla –mümkünse yılbaşı gecesi- kendine özgü bir ritueli tekrarlıyordu. Hayatında entrikalara, sırlara pek yer vermese de, kimseyle paylaşmadığı, kışa özel kendine ait bir töreni ve varoluşunu tamamlayan nihai bir amacı vardı. Her yeni seneye güç bularak giriyordu. Hava şartları nedeniyle bu sene, bu rutinin dışına çıkmak zorunda kalacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Can’ın iyice canı sıkıldı bu duruma, olduğu yerde oflamaya başladı. Yalnızca bir haftadır tanıdığı ‘sevgilisi’ne “Heyy, kahveler nerede” diye seslendi. Cevap alamayınca kendisi mutfağa geçti. Su kaynatıcısındaki su çoktan ısınmıştı, fakat kahve tasları boştu, Elif mutfağın pisliğine dokunmadan tüymüştü. Bu durumda kahveleri servis etmek Can’a düştü. Yalnız yaşadığı, rutubetli evine kadınlar pek sık uğramazdı. Bu yüzden Can ne zaman geceyi biriyle geçirse, ertesi sabah kadının kalkıp, mutfağı temizlemesini, mümkünse çamaşırlarını da makineye atmasını istiyordu. Kötü niyetle arzuladığı bir şey olmasa da, kültürün kendisine bahşettiği bu muhteşem sistem pekâlâ işine geliyordu. Kendisine sorsanız, son 7 senedir yalnız başına sefalet içinde yaşadığını, bir kadın eline ihtiyacı olduğunu, kendi beceremediği işleri başkasının onu sevdiği için yapmasında bir zarar olmadığını söyleyecek ve mümkün olduğunca kendini acındıracaktır. Can bu zincirin ufak bir halkasıydı sonuçta. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kahveleri koyduktan sonra Elif’in hâlâ evde olduğundan emin olmak için tuvaletin kapısını çaldı. “Her şey yolunda mı?” diye sordu. Her şey yolunda değildi. Son 3 aydır, sifonu suyu doldurmak yerine akıtıyordu. Bozulduğunu fark ettiğinden beri, sürekli kendi kendine tamir ettireceğini söylüyordu fakat bir kere bile kapağını açıp neler olup bittiğine bakmamıştı. Elif doğanın kendisine sunduğu muhteşem mekanizmanın meyvelerini yemiş, doğaya kendisine ait olan mamasını vermişti.  Son 20 dakikadır da içeride, ondan kurtulmaya çalışıyordu. “Ya, şey, senin sifonun bozuk galiba” diye yanıtladı Can’ı. &lt;br /&gt;- Ya, doğru, dur, sen çık ben hallederim onu.&lt;br /&gt;- Hayır, sakın içeri girme.&lt;br /&gt;- Hadi, bir şey olmaz.&lt;br /&gt;- Hayırrrrrr!!!&lt;br /&gt;- Peki mutfaktan leğen getireyim sana, öyle boşaltırsın suyu.&lt;br /&gt;- Lütfen!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece Elif’in de sabahı, Can’ınki gibi kararmıştı. Tuvalet meselesini çözmüş olsa da, yüzünü kızartan utancını bir türlü içinden atamıyordu. Ortam son derece gergin, karşılıklı kahvelerini yudumladılar. Elif gitmek için sabırsızlanıyordu. Can ise, akşam yaşayacağı hayal kırıklığını düşünmeyi kesmek ve Elif’in utancını bir nebze azaltmak için kendisine daha önceden anlatılmış bir hikâyeyi aktarmaya girişti.&lt;br /&gt;- Senin utancın anlatacağım hikâyenin yanında hiçbir şey aslında. Bunu bana birkaç sene önce tanıştığım Fransız bir arkadaşım anlattı. Bu tip efsanevi olaylar, hep arkadaşın arkadaşının başına gelir biliyorum ama dinlemeye değer.&lt;br /&gt;- Of, sabah sabah bok muhabbetini kessek olmaz mı?&lt;br /&gt;- Hadi ama bir şans ver, çok güleceksin.&lt;br /&gt;- Peki, tamam. Kısa kes.&lt;br /&gt;- Tamamdır. Biliyorsun Avrupa’da tek gecelik ilişkilere çok sık rastlanır. Bu da onlardan biri. Partide tanışan iki genç geceyi birlikte geçirirler. Ama alışılagelmişin dışında, bunlar hakikaten iyi anlaşırlar, ertesi gün tekrar görüşmeyi isterler. Sabah oğlanın işe gitmesi gerektiği için erken kalkar, kızı da öpücüklerle uyandırır, istediği kadar kalmasını, kahvaltı etmesini, duş almasını söyler. Kız da son derece mutlu uyumaya devam eder. Kalktığında da, çocuğun dediği gibi kendisine kahvesini yapar, bulduğu dergileri okur, evde gezinir, etrafı karıştırır ve tabi sonunda tuvalete gider. Bil bakalım sonra ne olur? Eh, sifon bozuktur! Leğen teknolojisini pek bilmeyen kız, ne yapacağını bilemez. Sonunda gidip mutfaktan bulduğu bir poşeti eline geçirip baş belasını çıkarır oradan, poşetin ağzını kapatır ve giderken atmak üzere girişteki masanın üzerine koyar. Kendisi duşunu alır, evden çıkmadan çocuğa “Çok güzel bir gece geçirdim, tekrar görüşmek isterim” yazar ve altına telefon numarasını not edip kâğıdı aynı masanın üzerine yerleştirir. Ayakkabılarını giyer ve kapıyı çeker. Ha ha, poşet masada kâğıdın yanında kalır! Bu utancı düşünebiliyor musun? Hele çocuğun akşam eve geldiğinde yaşayacağı şoku! &lt;br /&gt;- Of, bu gerçekten iyiymiş. Peki, ben bu kadar korkunç bir duruma düşmediğim şükretmeli miyim şimdi? Bu kadar aptal bir kızla beni teselli etmeye çalıştığın da iyi oldu. Sağ ol.&lt;br /&gt;- Hayır, canım, öylesine anlattım.  Aman neyse. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında hikâye Elif’in hoşuna gitmişti fakat yaşadığı utanç ve sifonunu tamir etmeyecek bir adamla olduğu gerçeği onu kızdırmıştı. Bu kadar sert tepki vermesine şaşırmamalı. Öte yandan, Can bu olayın fazla büyüdüğünü düşünüyordu ve Elif’ten bir an önce kurtulmak istiyordu. Akşam için planlaması gereken yeni bir ritüel vardı. Eline kâğıt kalem alıp duş alma bahanesiyle kendisini tuvalete kapattı.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Can’ın yılbaşı gecesi, yılbaşından sonra devam edecek.-&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7184455865461648046-5710377036101755029?l=edalimedali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edalimedali.blogspot.com/feeds/5710377036101755029/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edalimedali.blogspot.com/2009/12/ylbas-ritueli.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7184455865461648046/posts/default/5710377036101755029'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7184455865461648046/posts/default/5710377036101755029'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edalimedali.blogspot.com/2009/12/ylbas-ritueli.html' title='Yılbaşı Ritüeli'/><author><name>yüksek ateş kafası</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7184455865461648046.post-4801199440920407655</id><published>2009-12-19T19:33:00.001+02:00</published><updated>2010-01-06T23:38:20.157+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='dene-me'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='öykü'/><title type='text'>Fuck You!</title><content type='html'>Yataktan doğruldum.&lt;br /&gt;Güneş doğalı çok olmuştu ama griydi her taraf. Kış çirkin yüzünü göstermeye bu sabah başladı ancak. Güneş duaları, sıcak hava sevdaları, üzerinde ince cici kıyafetlerle gezme hevesleri yersizdi. Çünkü yılın bu zamanında sıcağa duyulan özlem, eksiltiyor insanı içten içe. Bu yüzden ben de her Aralık sonunda bu acı savaşı, sıcak yorganıma sımsıkı yapışma ile soğuk odaya çıkma arasında veriyorum. Geceden kalan sigara kokusu şimdiden midemi bulandırıyor. Hava da cam açılamayacak kadar soğuk. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her sene aynı mücadeleyi vermek, yastıklarımla bu savaşta siper almaya çalışmak canımı sıkıyordu artık. Bahar enerjisini, evde üzerimde tiril tiril bir bluzla dolaşmayı ve güzelce kahvaltı etmeyi istiyordum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugünü diğer kış sabahlarından ayırabilmek için hızla kalktım yataktan. Banyoda çiş-diş faslını tamamladıktan sonra miskinliğimi üzerimden atabilmek için şınav çekmeye başladım. Narin kollarım yedide pes etti, yüz üstü yapıştım yere. İkinci bir turun sonunda operasyon başarıyla tamamlandı. Isınmış, hatta terlemiş ve güne başlamak üzere son derece zindeydim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çabuk ye-çabuk çalış-çabuk yaşa rutininden kurtulmak namına kendisine uzandığım mısır gevreği kutusunu gerisin geri yerine bıraktım, ‘doldur beni artık be kadın!’diye veryansın eden buzdolabımdan, bozulmaya yüz tutmuş domates ve yumurtaları kapıp menemen yapmaya giriştim.  Menemeni de uzun sürede pişen yemekler kategorisine koyacak kadar sabırsız ve bir o kadar da miskin olduğum için şınav çekerek kazandığım enerjimi kaybetmeme niyetindeydim.  Tam ergen zamanlarımda nasıl güçlü ve zinde olabildiğimi sorgularken, o zamanlar sık sık dinlediğim müziklerden birini açtım. Bana hala aynı gücü verebileceğini düşünmemiştim doğrusu. Meğersem, o öfke hep oradaymış ve ben bunu ancak ‘fuck you, fuck you and fuck your society too’ diye bağırarak domatesleri doğradığımı fark edince anladım. ‘Coz, my kind belong nowhere’ diyerek tüm hislerimi tek cümlede ifade ediyordu benim öfkeli punk. Aynı gruptan dinlediğim diğer birkaç parçanın sonunda zıplamaktan ve böğürmekten yorgun düşmüş önümdeki menemene manasız bir ifadeyle bakıyordum. Vıcık vıcık karşımda duran kırmızılı yaratık ‘hadisene kızım, boşuna mı yaptın’ diyordu bana. Benim ise, henüz bir şey yemeden önce olduğum yere çökmüş aidiyetsizlik üzerine düşünürken sakin bir şeyler dinlemeye ihtiyacım vardı. ‘Gürültü’ olarak algılanan bu müziğin apartmanda komşular tarafından duyulmasını da istemiyordum. Kendimi yeterince uzak hissediyordum zaten, daha fazla zorlamak, yuvarlanıp gitmeye çalışan pamuk tekerime çomak sokmak olurdu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kışa sitem etmek yerine Vivaldi’nin kış temasını açtım. Göğsümü gelişi güzel indirip kaldıran, tüm kontrol elinde kalp atışlarımın ritmiyle oynayan bu müzikle öfke yerini huzura bırakmış, bir elimde ekmeğin arasına tıkıştırdığım sarımsaklarım diğer elimde çatalımla menemene yumuldum. Halime dışarıdan bakma lütfünde bulunduğumda fark ettim ne olduğumu. Fuck your society diye böğürdükten sonra sarımsak çiğneyen bir Vivaldi’ci oluvermiştim bir anda. Daha ne kadar çelişkilerle dolup taşabilirdim ki? Bu saatten sonra bir yere, birine veya bir etikete ait olmamak ne kadar canımı yakabilirdi? Ben ait olduğum yerde, yapmam gereken şeyi zaten yaşamıyor muydum? Sadece yaşadığım hislerin anlaşılmamasından duyduğum acının bir yansımasıydı bu aidiyetsizlik hissi. Aittim ben aslında. Kendime aittim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7184455865461648046-4801199440920407655?l=edalimedali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edalimedali.blogspot.com/feeds/4801199440920407655/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edalimedali.blogspot.com/2009/12/fuck-you.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7184455865461648046/posts/default/4801199440920407655'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7184455865461648046/posts/default/4801199440920407655'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edalimedali.blogspot.com/2009/12/fuck-you.html' title='Fuck You!'/><author><name>yüksek ateş kafası</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7184455865461648046.post-1837082205662888890</id><published>2009-12-04T01:46:00.001+02:00</published><updated>2010-01-06T23:38:34.658+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='öykü'/><title type='text'>Damıtılmış Adrenalin</title><content type='html'>Söz konusu arkadaşları bir yere gitmeye ikna etmek olduğunda Pınar benden çok daha beceriklidir. Fakat bu sefer kendisi için hassas bir konu olduğundan, davet ondan geldi, kızları ikna etmek de bana kaldı. Alakasız insanların düğünlerine gitmekten hiç haz etmem, dünya evine gireceklerin kapıcısı gibi hissederim kendimi. Hiçbir işlev görmeden, yalnızca varlığınla karşındakini rahatlatırsın, bir de lakırdı edersin. Peki, neden onca çile? Elbise, ayakkabı, makyaj, saç vs. Kapıcıların böyle bir üniforma zorunlulukları olsaydı eminim isyan çıkarırlardı. Elbette, Türkiye’de çekirdek çitlemenin yasaklanmasıyla ortaya çıkabilecek kadar büyük bir halk hareketi olmazdı. Ama anlamlı bir isyan sayılır. Ben söz konusu Pınar olduğunda bu kadar isyankâr olamıyorum ne yazık ki. Hayatımda hiç görmediğim  (aslında daha çok görmediğime inandığım) Serpil ablasının düğününe gidecektim. Sınıftaki kızları da ikna edebilirsem hem benim hem Pınar’ın lehine olur diye düşünüyordum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paris’te sokaklara sandalye atıp, şehrin göbeğini buluşma alanına çeviren kafeleri andıran bir barda, kaldırıma yerleştirilmiş üzerinde dünya haritası olan, baktıkça ‘hmm, hemen Türkiye’yi bulayım, biz neredeyiz bakalım’ diye sayıklama refleksi olanlar için muntazam bir şekilde Türkiye sınırları diğer ülkelerin aksine kırmızı bir çizgiyle çevrelenmiş haritalı masanın etrafına oturmuş, üç arkadaşımla bir yandan sudan sohbet ediyor bir yandan da araya ‘haydi düğünde ne giyeceğimize karar verelim’ tarzı emrivakiiyle karışık manipülatif çıkışlarda bulunuyordum. Bizim tayfa gündüzleri pek içici değildir. Birçok seferde olduğu gibi, öğleden sonra sıcakta serinletici bir birayı da yalnız yudumlayacaktım. Bira siparişimi vermek için olduğum yerden doğruldum. Oturduğumuz yerin hemen yanına park etmiş beyaz bir minibüsün 30 metre kadar arkasından gelen gürültülerin kaynağını görmek üzere birkaç adım geri gittim. Tipik bir sokak kavgası vardı, ben de pek çoğumuz gibi her kavgayı uzaktan meraklı gözlerle seyredenlerdenim. Ağzım açık olan bitene bakarken, arkadaşlarım bağırışları, çığlıkları duymuyor, derin sohbetlerine devam ediyorlardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üç erkek tek başına bir genç çocuğa bağırıyor ellerinde sopalarla hızla ona doğru ilerliyorlardı. Dayak yiyeceğini bildiği halde babasına tıslayan yavru kedi gibi, o da sözlerle karşılık veriyor ama geri adımlar atıyordu. Yanında kız arkadaşı olduğundan olacak ki, erkekliğini lekelememeye gayret gösteriyordu. Kız ise sevgilisinin ne kadar güç bir durumda olduğunu daha ilk saniyeden anlamış, bir yandan sevgilisinin onun yanında havalı havalı dayılanmasına öfke duyup ona bağırıyor bir yandan da üç adama merhamet dilenircesine hıçkırıklar içinde sevgilisine saldırmaması için yalvarıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben ise gözlerimi alamadan seyrediyor, içten içe çaresizlikten çırpınan genç çocuğu, sevgilisini ve saldıran üç adamı kafamda tartmaya çalışıyordum. Böyle anlarda genelde ister istemez kendimi sahnelenen bu küçük bütçeli oyunun karakterlerinden birinin yerine koyar, olay sona erdiğinde günlük katarsis dozumu almış yoluma devam ederim. Kimi zaman bu doğal dekorlu oyunlar benim için bir güldürü tiyatrosuna dönüşür, sarhoşların attıkları naralarla neşelenir, alkol fıçısında yıkanmışçasına içip içip kollarını dahi kaldıramayacak halde kavga edişleriyle eğlenirim. Başta sımsıkı sarılır bir güreş tuttururlar, güç gösterisi yaptıklarını düşünürler ama bana kalırsa yere yığılmamak için birbirlerinden destek alırlar. Yumruklara gelince, bir tanesinin bile hedefe isabet etmediğini söylememe gerek yok herhalde. Fakat kimi zaman ise, oyun bir melodrama dönüşür. Haksızca darp edilen kişinin yanında yer alır, yaşadığı çaresizliği ve umutsuzluğu yaşar, onun yerine her darbede damla damla ben ağlarım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu oyunun nasıl sonuçlanacağını ve üzerimde nasıl bir etki yaratacağını görmek için kımıldamadan olduğum yerden seyretmeye devam ettim. Kalbim gittikçe daha hızlı çarpıyordu, gelişmelere bağlı olarak içimde ani adrenalin patlamaları yaşıyordum.  Üç adamdan biri genç çocuğu kolundan çekip yalnızca yayalara mahsus olan yolun tam ortasına atmış, diğer iki adam ise sırayla tekme ve yumrukla girişmişlerdi. İçim cızlıyordu çocuğun yüzüne bakarken. Kız arkadaşı ise hıçkırıklar içinde gözyaşlarıyla doldurduğu bir bataklığa saplanmış gibi hareketsiz bağırıyor, yardım çağırıyordu. Fakat etrafta kimsenin böyle bir kavgayı ayırmaya niyeti olmadığı açıktı. Adamların parke yolun taşlarından birini söktüğünü görünce, ilk salıncakta sallanırken tattığım o içinde ne varsa ağzından çıkacakmış gibi hissettiren inanılmaz yoğun duyguyu yaşadım. Genç çocuk yerde sopalarla dövülürken bir de kaldırım taşına ne gerek vardı? Kafasını taşla ezip öldürecekler diye korkuyordum ama sanki bakışlarımla engelleyebilirmişim gibi bu vahşi sahneyi izlemeye devam ediyordum.  Olaylar düşündüğüm gibi gelişmedi. Belki bakışlarım o an kafasının ezilmesini engelledi ama çok daha beterine yer verdi. Kız, sesi boğazında düğümlenmiş gözleri fırlayacak gibi bakarken çığlıklar yerini mırıldanmalara bırakmıştı. Ben ise izledikçe kusar gibi sesler çıkarıyordum. Arkadaşlarım kavgayı ne duyuyor ne görüyordu, bana garip garip bakıyor ‘ X ne yapıyorsun?’ diye şaşkınca soruyorlardı. Ben tamamen kilitlenmiş, konuşamıyor,  yalnızca bakıyordum. Adamlardan biri yerde yatan çocuğu doğrulttu, oturur pozisyona getirdi. Çocuğun kafasının arkası ile önünü tam seçemiyordum kanlardan. Fakat gerek yoktu. Adam elindeki sopayı muntazam bir şekilde gencin kafasının tam ortasına dik bir şekilde yerleştirdi. O anda ne olacağını net bir şekilde görebiliyor ama inanamıyordum. Kaldırım taşını kapmış adam yaklaştı, uzunca genç çocuğa baktı ve çevik bir hareketle kafatasının üzerine dikilmiş sopayı elindeki taşla kafasına çaktı. Geriye hiçbir şey kalmadı. Yalnızca boşluk. Nefes alamıyordum. İkiye ayrılmış kafatasının içinden kanlı beyninin pembeliğini, çatlayan suratını görebiliyordum. Birkaç saniyelik şokun ardından arkadaşlarımı koruma refleksiyle kendime geldim. Kızları hemen masadan zorla kaldırdım ve az ilerideki metroya yönlendirdim. Yüzümdeki paniği gördüklerinde her ne kadar merak edip bana sorular sorsalar da, ortada ciddi bir durumun olduğunu anlamış bana itaat ediyorlardı. Geri dönüp adamlara baktım, sopaları atmış, metroya doğru ilerliyorlardı. Arkadaşlarımı veya beni görmüş olma ihtimaline karşı ilk vagona Gizem’i yerleştirdim, kafasına kapüşonunu takıp uyuyor numarası yapmasını istedim. Şirin ise ikinci vagonda elindeki dergiye odaklanacaktı. Marşa üçüncü vagonda cep telefonuyla oynayacaktı. Kendim için bir şey planlamamıştım, Marşa’yı bıraktıktan sonra vagonların içinden dördüncü, son, vagona gittim ve durdum. Heyecanım, korkum, öfkem yüzümden okunuyordu. Tir tir titriyor, adamların bizi görmüş olma ihtimalini düşündükçe ardı ardına ölümler yaşıyordum. Metro hala hareket etmemişti, adamlar her an gelebilirdi. Yaşadığım korkunç anlardan haberleri olmayan arkadaşlarım pekâlâ onlara verdiğim rolleri oynayabilir ve bu tehlikeli adamlardan zarar görmeden kurtulabilirlerdi. Fakat benim için böyle bir durum söz konusu değildi. Çok korkuyordum. &lt;br /&gt;Metro girişinden adamların yükselen seslerini duydum. İlk vagondan girdiler metroya, Gizem uyuyor, geçtiler. Ardından ikinci vagon, Şirin gerçekten okumaya dalmış olacak ki adamları geçerken görmedi bile. Üçüncü vagonda Marşa adamların hızla yürüdüğünü fark ettiği anda bana cep telefonundan mesaj yolladı: ‘sakin ol!’. Adamlar son vagona varmıştı. Tüm vagon gibi yanımdaki koltuklar da boştu. İkisi karşıma biri yanıma oturdu. Nefessizdim. Kafamı kaldırmaktan korkuyordum. Karşımdaki ayağıma çarptı ve ‘pardon’ dedi. Cevap veremedim, başım önümde yere bakmaya devam ettim. Adam bundan rahatsız olacak ki başını aşağı eğip bana alttan baktı. Kafamı kaldırdım ve göz göze geldim. Bakışlarım anında ele verdi beni. Adamın gözleri derin bir okyanus gibi içine aldı benliğimi. Tam o anda, metronun kapıların kapanacağı uyarısı yapan siren çaldı. Adam tam beni tutmaya yeltenirken bir hışımla fırladım yerimden ve üç adam da peşimden.  Lakin şans benden yana, metrodan adımımı attığım anda kapılar kapandı. Üç adam içeride, ben dışarıda.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7184455865461648046-1837082205662888890?l=edalimedali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edalimedali.blogspot.com/feeds/1837082205662888890/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edalimedali.blogspot.com/2009/12/damtlms-adrenalin.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7184455865461648046/posts/default/1837082205662888890'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7184455865461648046/posts/default/1837082205662888890'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edalimedali.blogspot.com/2009/12/damtlms-adrenalin.html' title='Damıtılmış Adrenalin'/><author><name>yüksek ateş kafası</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7184455865461648046.post-3681657614235589264</id><published>2009-12-02T15:56:00.001+02:00</published><updated>2010-01-06T23:38:46.268+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='öykü'/><title type='text'>Sanatçı Kafası</title><content type='html'>Üstüme, bir vintage dükkânından aldığım, dışarıdan son derece şık gözüken fakat maliyeti oldukça düşük elbiselerimden birini geçirmiş, akşam için hazırlanıyorum. Taşırdığım siyah boyaları, ojeli parmaklarımla temizliyor, aynı anda müziğin ritmiyle kalçalarımı oynatıyorum sağa sola. Makyaj yapmak bir noktadan sonra bisiklete binmek gibi oluyor ya, ne yaptığıma tam olarak bakmadan, düşünmeden aynı ritüeli tekrarlıyorum. Ortaya çıkan manzara her zaman şahane olmasa da, hazırlanma esnasında sonucu muhteşem olacakmış gibi hissediyor, aynanın karşısına bütün cazibemle geçiyorum. Daha makyaja başlamadan kendime âşık oluyorum. Sonuç? Sadece gözlerim her zamanki kadar aptal bakmıyor. Sürmenin gözlere yaptığı o müthiş etkiyi de anlamış değilim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günlük hayatımda son derece salaş giyinmemden olacak ki, böyle davetli olduğum gecelerde, sokakta yürürken herkesin kıyafetime baktığını düşünüp, bir yandan ‘Ay ne kadar da güzelim, herkes bakıyor’ diye geçirirken diğer yandan ‘Hey, öyle bakmayın, normalde böyle değilim, tamam mı, ben bu değilim’ diye feryat ediyorum içten içe. Bu ikilem arasında gidip gelirken, Cihangir’in varoş-entel kimlik sorununu çözebilirmişim gibi, ayağımda gökdelenlerimle barakaları ezerek şıkır şıkır yürüyorum.  Kapkaranlık bir sokağın sonunda, yalnızca tabloların ışıklandırıldığı loş bir galeriye giriyorum. İçi ter kokmayan mekânları her zaman sevmişimdir. Benim gibi boyu anca bir sandalyeyle yarışacak kadar olanlar bilirler kalabalık belediye otobüslerinde adamların koltuk altı seviyesinde kalmanın ne demek olduğunu.  Lakin bu tip sözüm ona entelektüel gecelerde içerideki kibir ve yargı kokusuna tercih ederim insan kokusunu. Yargının ağırlığı anında biner sırtıma, kamburlaşırım daha ilk anda. Nitekim bu gece de içerisinin kasveti çöktü üstüme, girer girmez sıkıldım ortamdan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanıdıklarım henüz gelmediği için, kendime bir kadeh şarap alıp, sergiyi dolaşmaya başladım. Bu tip açılış gecelerinde sergi dolaşmak askeriyenin ortasında bikiniyle gezmek gibi geliyor bana. Bu yüzden de pek hoşlandığımı söyleyemem. Daha üçüncü dakikada bir adam gelip konuşmaya başlıyor, gitmesi için aptalca bir şey söylüyorum, gidiyor fakat biraz sonra yenisi geliyor. Hepsi de sırayla dünyanın merkezine dikiyorlar gözlerini: göğüslerime. Bilinçli olarak bu kadar aşağılık bir şeyin nasıl yapıldığını anlamak için ben de birkaç kere erkeklerin cinsel organlarına göz diktim sohbet esnasında, onlar da kadın kadar hızla uzaklaştılar. Empatinin gücünü kutsadım yeniden. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkadaşlarım bir saat kadar gecikeceklerini bildirdiler. Ben de bir saati daha verimli değerlendirmek için bir tablonun önünde sohbet eden beş altı kişilik grubun arasına katıldım. Kimsenin tablo hakkında gerçek düşüncelerini söylemediği açıktı, hatta kimsenin gerçekten üzerine düşünmediği de… Fakat fiyakalı olsun diye çeşitli sanatçılarla kıyaslamalar, tarihi göndermeler yapılıyordu.  Kaçıncı olduğunu bilmediğim bir kadehi daha tek seferde bitirdim, tahammül eşiğimi bir seviye daha yükselttim. Soyut çalışılmış tablonun ne kimden esinlenildiği ne de temsil ettiği şey umurumda değildi. Ben o sanatçının kafasına girmek istiyordum. Onu çizerken kafası nasıl çalışıyordu, neyi düşünüyordu, nasıl bir trans halindeydi? Benim merak ettiğim buydu. Burada kimse bana o cevabı veremezdi. Gruptan ister istemez koptum. Tablonun önünde dikilip kaldım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz sonra 9-10 yaşlarında bir oğlan gelip eteğimden çekiştirmeye başladı, şaşkınca baktım yüzüne. Eliyle eğilmemi işaret etti ve kulağıma  ‘Seni sanatçının kafasına götürmeye geldim’ diye fısıldadı. Nereye gittiğimi biliyormuşçasına gülümsedim ve çocuğu takip ettim. Salondan geçtik, uzun bir koridorun ardından, bir tuvalete girdik ve yerin altına doğru merdivenler inmeye başladık. İndiğimiz her katta merdivenler ve duvarlar gittikçe eskiyor, Orta Çağ’dan kalma şatoların mahzenlerini andırıyordu. Merdivenler yerini kaygan eğimli bir zemine bıraktı.  Daracık, üstten basık, loş pasajlardan indik, başımı çarpmamak için ben de çocuk ebatlarına girdim.  Yüzümdeki ifadeden tedirginliğim belli olacak ki, küçük oğlan ‘Merak etme, yanında ben varken başına bir şey gelmeyecek’ diyerek avuttu beni. Sonra da ‘Gelmek üzereyiz, korkma’ dedi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karşıma ne çıkacağını sorarken geniş bir mağaranın girişinde buluverdim kendimi.  &lt;br /&gt;‘İşte burası sanatçının kafası’ dedi oğlan eliyle mağaranın içindeki boşluğu işaret ederek. &lt;br /&gt;‘Neden burada peki?’ diye sordum.&lt;br /&gt;‘Sanatçının kafası toplumdan ne kadar uzak olursa, o kadar güvende olur da ondan. Burayı senden başka kimse bilmiyor, kimse de bilmemeli, çıkıp buraya gelirlerse sanatçının hiçbir şey üzerinde kontrolü kalmaz.’&lt;br /&gt;‘Peki, sanatçı nerede?’&lt;br /&gt;‘Sanatçı benim’&lt;br /&gt;‘Hah, neden şaşırıyorum ki?’ diyerek gülümsedim. &lt;br /&gt;‘Bak burada her şey benim elimde, istediğim her şeyle oynayabilirim, değiştirebilirim, farklı şekillere sokup yeni anlamlar kazandırabilirim. İçeri başkası girerse her şeye tek bir anlam yüklemeye kalkar, büyüsü bozulur.’&lt;br /&gt;‘ Mantıklı. Peki, burada nelerle oynayabiliyorsun? İçeride dev nemli bir mağaradan fazlasını göremiyorum’ &lt;br /&gt;Çocuk gülümsedi, ‘henüz görmeye hazır olmadığındandır’ dedi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir el hareketiyle, mağara sarsılmaya, tepeden kayalar dökülmeye başladı. En son hatırladığım, üstümdeki zeminin çatladığıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uyandığımda içinden geçtiğimiz tuvalette kendi kusmuğuma bulanmış yatıyordum. Sanırım alkolü fazla kaçırmışım. Arkadaşlarım da sergiye gelmiş olmalı ki, telefonum susmuyordu. Kendime gelmem birkaç dakikamı aldı. Ardından temizlendim ve çıktım.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7184455865461648046-3681657614235589264?l=edalimedali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edalimedali.blogspot.com/feeds/3681657614235589264/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edalimedali.blogspot.com/2009/12/sanatc-kafas_02.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7184455865461648046/posts/default/3681657614235589264'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7184455865461648046/posts/default/3681657614235589264'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edalimedali.blogspot.com/2009/12/sanatc-kafas_02.html' title='Sanatçı Kafası'/><author><name>yüksek ateş kafası</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7184455865461648046.post-7479774234055134506</id><published>2009-12-01T16:38:00.001+02:00</published><updated>2010-01-06T23:38:58.789+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='öykü'/><title type='text'>TRİ-POT</title><content type='html'>TRİ-POT&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ela&lt;br /&gt;Kendinden utanmamak için çırpınıyordu. Yaptığı her hareket başkaları tarafından özenle gözlemleniyor, tanıdığı herkes fırsat buldukça uzun uzun arkasından çekiştirip duruyordu. Kendini avutmanın bir yolunu bulmuştu, suçu kendinde aramak niyetinde değildi elbet, doğal olduğu için pişmanlık duymuyordu. Başına her sevimsiz bir olay gelişinde Polyanacılık oynuyor ama bir yandan da ‘insanlar kötüdür’ diye içinden tekrar ediyordu. Barda çalışmak ayıp değildi fakat bar sahibinin önce kuması sonra da üstüne kuma alınan sevgilisi olmak içten içe canını yakıyordu. Yine de kendi ayaklarının üstünde durabilmenin verdiği güçle bastırıyordu içindekileri ve dışarı bambaşka bir görüntü sergiliyordu. Hayat acımasızdı, biliyordu ya, küçük mutluluklara şükrediyordu pek çok kişinin aksine. Dışarı her çıkışında sevimli gülümsemesini takınıyor, pofuduklu libidosunu ayaklarına geçiriyor, üstüne basa basa, eze eze geziyordu sokaklarda. Arkasında Mister Bar sahibinin adamları peşinde, Gül takip edilmenin keyfini çıkarıyordu. Belki de zannettiğimiz kadar zevk almıyordu bu durumdan ama güldükçe parıl parıl parlayan gözleri hoşuna gittiğini söylüyordu. &lt;br /&gt;O gün mutluydu, basit ama kendisini bir o kadar seksi gösteren pantolonunu, üstüne de devasa göğüslerini kapattığı kadar belli eden bluzunu giymişti. Kızlarla buluşup dağıtmaya beyin şoförüyle çıkmıştı. Daha yolda gözleri fıldır fıldır oğlanları kesiyor, ister istemez bağlandığı adamı düşünüp lanet ediyordu. Ona sunduğu konforu sevmiyor değildi elbet ama kendisini daha değersiz hissettiren başka adam tanımamıştı hayatında. Belki bu kadar bağlanmasının sebebi buydu. Mazoşist arzularını tatmin ediyor, kimi zaman Bey’in haspası olmayı seviyordu. Kadınları anlamak kolay değil. Enerji balonları fışkırtan bir kızdan bu kadar boyun eğmesini, kendisini değersizlik duygusu içinde hayatın önünde domaltmasını beklemezsin. Ama oluyor. Gül, bunun en güzel, en alımlı, en seksi ve en kötüsü oldukça  zeki bir  örneği.  Belki de içinde bilmediği bambaşka bir şey var.  Yeni heyecanlara neden olmasın demeyi severdi ama bu son olayın çok derinlerde başka bir açıklaması olmalıydı.  Şaşkınca gözlemledim tüm geceyi, ben de yoruldum .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Naz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son iki haftada üçüncü adamı deniyorum. Aklımda bir senedir hala Ersin var. Ailem hayatımı pek onaylamasa da beni takdir ettiklerini biliyorum. Kendileri sanatçı olamadılar ya, ressam kızlarının çılgınlıkları hoşlarına gidiyor. Ama Ersin’i onlar da severdi. Şu ortamda onlara tanıştırdıklarım arasında doğru düzgün okuyan ve benimkilerin seviyesinde bir ailesi olan tek çocuktu. Terk edilmenin acısı yetmiyormuş gibi bir de aileme karşı mahcup hissediyorum kendimi. Ama sarhoş olmadığımda pek aklıma gelmiyor. Yanımda yeni sevgililerim varken Ersin’i düşünüp ağlamak da biraz ayıp oluyor doğrusu ama napalım hayat böyle diyip geçiyorum.  Bu akşam İlhan’ı alıp çıkıyorum, Tan’da bizle takılıyor paso, iyi oluyor diyebilirim çünkü İlhan’la konuşacak pek bir şey bulamıyorum. Tan durmadan konuştuğu için ortam biraz daha çekilir oluyor.  Zaten yalnız kalsak yapılacak şey belli, erkek arkadaşlarımdan fazlasını beklemiyorum. Aramıyorum da, Ersin’den beri… &lt;br /&gt;Bu akşam tesadüf oldu, Ela’ların yanına geldik beraber. Gül’le tanıştım. Kızıl saçları yemyeşil gözleriyle büyüleyici bir harmoni içinde tüm dikkati üstüne topluyordu.  Kendim onun gibiler kadar canlı olmadığım için tahammül edemiyorum kimi zaman o enerji patlamasına ama Ela gibi o da merak ettiğim tiplerdendi. Geldiğim anda adaşıyla beni soru yağmuruna tuttular. Ela’yı nerden tanıyor muşum filan. Pek ilgilenmedim ama çabasını takdir ettim, hoş da kızdı, ayıp olmasın diye samimi cevaplar vermeye çalıştım. Yanımda İlhan’ın sıkıntıdan masanın üzerinde tepeleme dolmuş kül tablalarına kilitlendiğini fark etmiştim ama onunla nasıl konuşacağımı bilemediğim için Gül’le tanışma faslını ben de uzun tuttum.  Kısa süre sonra hatun ortadan kayboldu yanındaki kızla beraber,  biz de kendi aramızda takıldık. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gül&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selim ortamda erkeklerin olduğunu duyunca kalkıp gelmiş, beni de bara aldı bir süre, beraber oturduk, içtik. Normalde inanılmaz hoşuma giderdi beni böyle kollaması, kısıtlaması, etraftaki her erkeği kendine rakip gibi görmesi ve her erkeğin bana aşık olma potansiyeli varmış gibi davranması… Ama bu akşam bu durumdan utandığımı söyleyebilirim. Ela masadan kalkıp beni aramaya geldi, durumu anladı. Kendimden taviz verdiğimi görüyor arada bir bana da manalı bakışlar atıp bir şekilde kendime gelmem gerektiği sinyallerini veriyor. İki arada bir derede kalmış durumdayım. Birçok kişinin aksine beni anladığını biliyorum, ama onayını bekliyorum. Selim’in bu akşam beni aldatma ihtimalini dile getirirken Ela’nın orada bulunması da bu onaylanma sürecini daha da zorlaştıran basit bir örnek. Ama beni anlıyor, yaşananlar bir olmasa da, içinde bir yerde bana yakın olduğunu hissediyorum. Olmasaydı, o da diğerleri gibi beni yargılar ve çeker giderdi.&lt;br /&gt;Selim meselesine gelince, pek üzerine düşünmek istediğimi söyleyemem. Kimsenin bu konuyu tam olarak anlayamayacağını da biliyorum. Ben halimden memnunum. Kendimi mutlu etmenin çeşitli yollarını buldum, güzelce uyguluyorum. Hayatta hiçbir şey mükemmel değildir!.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ela&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son zamanlarda hep kendime odaklanmış durumdayım, her hareketimi gözlemliyor, yaptıklarımı, düşündüklerimi, hissettiklerimi gaddarca yorumluyorum. Kendimden nefret ettiğim bu dönemde, bu gece artık kendimi bir kenara bırakmak, etrafımdakilere odaklanmak istiyorum. Bir yandan Gül’ü düşünüp, onu anlamaya çalışırken, diğer yanda Naz’ın sevgilisi İlhan’ın ilgi bekleyen bakışlarını fark ettim. Tanıyordum kendisini bir yerlerden, ortamın erkek kaşarlarından olduğunu düşünüp, fazla yaklaşmamayı tercih ettim. Fakat alkol seviyesi arttıkça, yine kendime dönüp, çocukla saatlerce bağımlılıklardan konuşmaya başladım. Yeniden ilgi odağım kendimdi. İlişkilerim, uyuşturucu ve alkol, zihinsel  boşluk bağımlılıkları.. İlhan’la muhabbet etmeme rağmen, kendi kendime tenkitler verirmişçesine konuşuyordum. Artık kendimle barışmanın vakti gelmişti, bunun uzun süredir farkındaydım fakat henüz hazır değildim. &lt;br /&gt;Yeniden Gül’e odaklandım. Bir de başımıza Tan’ın tavlaması çıktı. Kendi hallerine bıraktım, her ne kadar kimi zaman öyleymiş gibi davransa da Gül’ün saf olmadığını iyi biliyordum… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Naz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allahım, çocuğun yanında girilmedik muhabbet kalmadı. Hem onun eski hikayeleri hem benimkiler birer birer döküldü. Alkol bu kadar artınca muhabbetin ucu kaçıyor maalesef. Utandım biraz ama hoşuma gidiyordu. Üstelik eski muhabbetlerden, erkeklerle olan münasebetlerim pek hoş karşılanmasa da araya kız-kıza geyikler karışınca utançtan çok marjinal bir tatmin çıktı. Pek bilemiyorum konu nasıl oraya geldi ama Natali’den konuşmaya başladık. Dünyanın en iyi öpüşen kızı, bizzat denedim, kefilim. Bundan birkaç sene önce, deliler gibi içince Natali arada bir ortamdaki hatunlara girişirdi. Hepimiz geçtik herhalde elinden.  Öyle çok alımlı güzel bir kız değildi, ama sağlam libidosu vardı, inkara gerek yok. Kız erkek demeden herkesi baştan çıkarır, geceyi seçtiği kişiyle geçirirdi. Biz de öpüşmekle kalmadık elbet… Orasını karıştırmayalım ama yarım saat bu konu konuşuldu zaten, İlhan bile kızardı. Allah’tan Ela biraz oyaladı onu da unutuldu heralde. Onlar konuşa dursun, ben de Gül’ü yakından tanımak niyetindeydim, masa şenlenmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gül&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selim’i, Ela’yı, yaşadığım anı ve Selim’in bu geceki muhtemel avını düşünedurayım, bir Natali konusu açıldı. Patavatsızca o Natali ile tanışmak istiyorum diye haykırdım. Kızardım, toparlamaya çalıştım ama olmadı, ben de geyiğe vurdum devam ettim. Natali ile Naz’ın muhabbetini duydukça deli oluyordum, şaka ile karışık Naz’a sulanmaya başladım. Göz teması kuramadık. Şakalarla başlayan bu sohbet benim için dünyanın en önemli meselesi haline geldi bir anda. Daha önceden hiçbir kızla ilişkiye girmedim. Ama böyle bir isteğim olduğunu Ela’ya iletmiştim birkaç hafta önce. Artık iyice ortaya çıktı. Naz’a alıcı gözüyle baktım o da bana bakıyordu. İncecik, dövmelerle bezenmiş bedenini çıplak hayal ettim. Gittikçe daha da kızarıyordum, bir yandan da içmeye devam ediyor, bu akşamın beni hep hayalini kurduğum ‘şeylere’ taşımasını diliyordum. Fazla abartmıştım, artık geri dönüşü yok. Heyecanlıyım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ela&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu Natali olayı biraz fazla büyüdü. Gül’ün niyetlerinden haberim vardı ama espri olsun diye söylediğini, marjinal ilişkilerden tadımlık hoşlandığını düşünüyordum. Bu akşam içindekini gördüm, mest olmuştu. Natali’nin hakkında konuşurken dahi masanın bu kadar canlanması beni çok güldürdü. Gül’den böyle tepkiler görmek de açıkçası hoşuma gitmişti, içinde sıkışıp kalmış bir şeyi böylesine açığa vurması ve paylaşması özeldi.. İmrendiğim bir davranış. Çoğu zaman kabul görmeyecek arzuları bastırdığımızı söylememe gerek yok herhalde. Fakat Gül’ün Natali konusunda bu kadar heyecanlanıp Naz’a sulanmasını biraz garip karşıladım. Son zamanlarda birkaç arkadaşımın daha kızlarla ilişkilerini duyuyordum. Fakat daha önceden böyle bir olayın tam göbeğine düşmemiştim. Artık hem merak ediyor hem de böyle bir süreçte alan araştırması yapabilmenin keyfini çıkarıyordum. Gül’e doğru uzanıp, yanaklarını ellerimin arasına aldım, gülümseyerek ‘ne istiyorsun, şimdi kızlarla mı beraber olmak istiyorsun?’ diye sordum. Gül son derece çocukça utanarak ‘evet’ dedi uzatarak. Hadi bakalım derken içimden Gül’ün dudaklarına yapıştım. ‘Bu mu seni çıldırtan şey yani?’ diye sorup gözlerinin içindeki tepkiyi görmeye çalıştım. Gül gözleri fal taşı gibi açılmış, mahçup bir gülümsemeyle başını salladı soruma onay verircesine. O an, marjinallik arayışından ziyade, içinden gelen karşı koymaya çalıştığı dehşet verici bir arzu olduğunu anladım. ‘Of! Gül’ diye geçirdim içimden, hayatı gittikçe karmaşıklaşıyordu. Ya da basitleşiyordu, ben onu anlayabilecek durumda değilim… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Naz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadınlar gece arkadaşlarla eğlenmeye çıktıklarında erkeklerle yatma hayali kurmazlar. Erkeklerin bunu baştan anlaması gerekir. Fakat, çıkan kadınların geceyi yatakta bitirmelerinde rol oynayan önemli bir etmen vardır. Bu evli kadınlar için de geçerlidir, bekarlar için de… Eyleme geçip geçmemek iradeyle alakalı… &lt;br /&gt;Kadının karşı koyamaması o akşam kendini ne kadar sevip sevmediğiyle doğru orantılı. Yani, olur da bir kadın bir erkeği beğenirse ve erkek de onun bütün gece egosunu okşayıp, esprilerine güler, ona kendini ‘değerli’ hissettirecek davranışlarda bulunursa kadın kendini her zamankinden daha çok sever. Normalde gece hayatı bu noktada sonlanır. Kadın egosunu tatmin ettikten sonra erkeği şutlar. Fakat bazen kadın kendini o kadar çok sever, o kadar çok beğenir ki, kendisiyle aşk yapmak ister. İşte o zaman gece yatakta biter. Karşısındaki erkeğe karşı herhangi bir duygu beslemiyorsa zaten onun yastıkla sevişmekten pek bir farkı da olmaz doğrusu. Ama bazen kadınların aradığı bu işte, kendini o kadar çok sevmek ki, başka birinin bedeni aracılığıyla kendisiyle sevişmek, bedenini, saçlarını, terini hissetmek.  Tamamen kendine duyduğu saygı ve sevgiyle alakalı bir durum.&lt;br /&gt;Neden mı bunu anlattım? Çünkü yanımda sevgilim olmasına rağmen neden bu kadar çıldırdığımı göstermek istedim. Düşündüğüm şey yalnızca kadın-erkek arasında olmaz, amaç orgazm olduktan sonra kadın-kadına da pek ala kendini sevebilirsin. Ben herkesi sevebilirim, onlar beni sevdiği sürece…&lt;br /&gt;İlhan tuvalete gidince, Ela’ya Gül’ü ne kadar beğendiğimi anlattım. Gece ona numaramı verecek. Laf olsun diye mi o kadar sulandı yoksa niyeti ciddi mi göreceğiz…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gül&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alkolü o kadar kaçırmışım ki, çocuğun yanında Naz’ı resmen tahrik etmeye çalıştım. En seksi bakışlarımla baktım, parmaklarımın ucuyla kollarına dokundum, şuh kahkahalar attım. Ah! Çok rezilim. Bir erkeğe bile hiç bu kadar komik bir şekilde yaklaşmamıştım. Ama, neyse, en azından bakışlarından onun da benden hoşlandığını sezdim. Tam emin olamıyorum. Belki de yalnızca dalga geçiyorlardı benimle. Bu konuyu bu şekilde tanımadığım insanların ortasında açığa vurmam çok gereksizdi. Utanıyorum kendimden, küçücük bir kutunun içine girip orada kalmak istiyorum. Kimse beni görmesin, kimse duymasın. Gece ben Selim’le yattım, Naz ise İlhan’la… Bir de Selim’e bahsettim olanlardan. Bu konunun onu azdıracağını düşünmüştüm hatta üçlü denemeyi teklif edeceğini… Aksine, çok sinirlendi, Ela ile bile görüşmemi yasakladı. Arzularım yerini utanca bıraktı. Naz’ın telefonunu da sildim. Kaybolmak istiyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7184455865461648046-7479774234055134506?l=edalimedali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edalimedali.blogspot.com/feeds/7479774234055134506/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edalimedali.blogspot.com/2009/12/tri-pot.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7184455865461648046/posts/default/7479774234055134506'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7184455865461648046/posts/default/7479774234055134506'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edalimedali.blogspot.com/2009/12/tri-pot.html' title='TRİ-POT'/><author><name>yüksek ateş kafası</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
